İtham

Ben Necip Fazıl’ın kaldırımlarında ölmedim sevgili.
Göğe bakmana da gerek yok yanı başına alıp mezarımı.
Sen beni dinle,
Bırak o albayın yakasını.
Dinle ki,
Bilesin kar içinde bırakmayacağımı;
Son nefesimi yanına bırakmanın,
Hiçbir dünya telaşıyla kıyaslanmayacağını.

Değil Midir Aşk

Gözlerin değil midir?
Beni bu yaşanılası imkansız dünyadan kurtaran.
Gülüşün değil midir?
Bana mevsimlerden baharı yaşatan.
Sesin,
Bana bildiğim bütün şarkıları unutturan,
Dünyanın en güzel melodisi,
Değil midir?

Her dünyanın bir güneşi olsa gerek.
Gül yüzünün bu denli kamaştırmasının dünyayı,
Yoktur başka bir beyanatı.
Ey şiir kokulu kadın,
Ya ressamlar unutmuş melek tasvirlerini,
Ya da şans,
Hiçbirinin yüzüne gülmemiş bana güldüğü gibi.

Sen bilirsin elbet bu denizlerin gülüşlerini.
Gözlerini diyara mevsim yapan tanrı,
Elbet bırakır gülüşüne yerin ve göğün maviliğini.
Ellerinden tutmak,
Tanrının huzurunda gülümsemek gibi.

Kelebek Yolculuğu


Bazen kalkıp,
Yaşamak istiyorum,
Aklıma düşüyorsun.

Seni neden sevdiğimi bilmiyorum.
Bilmiyorum nasıl bir boşluk bu bıraktığın bendeki.
Her yağmurda hala çıkıp arıyorum,
Hırkamın üzerinde beliren kokunu.
Seni hep yanımda istiyorum.

Senin o gamzelerinden sonra,
Doğacak güzel çocukları anımsayamıyorum.
Doğduğuma dahi müteşekkir değildim,
Seni gördüğüm günün güzelliğine kadar.

Ölmeyen kelebeklerin
Hep bir gülüşünden öpme sevdası içimdeki yaşama hevesi.

“Sesin nerede kaldı?” demek istiyorum Ahmet Muhip gibi,
Çünkü özlüyorum.
Güzel şarkılardan ve büyük bir yalnızlıktan geliyorum
İçime sığdırarak güzelliğini.
Özlüyorum seninle geçen bir günlük seyahatimi.

Yarım Kalan Roman

Yarım kalır.

Sana bir roman yazsam,
Silahlarımı hep saklayıp belimde
Kanlı ellerimi her daim çekerek kağıttan…
Sokak lambalarının yükseltilmek zorunda bırakıldığı bu kentin gecesinde,
Sadece gülüşünü barındıran…

Gözlerinin öyküsünü anlattığım birtakım sayfalarda,
Yağmurlar yağsa tenime,
Gün doğmaz hiçbir yerinde bu dünyanın.
Seninle olmak,
Yaratmaz hiçbir romanda,
Acılarımı alabilecek bir tabiatı.

Hala kimi bıçakların altında duruyordur kanımın izleri.
Yani gülüşün cennet sayılamaz.
Sensiz geçen akşamüstlerine,
Bir şiir daha yazılamaz.

Sana bir roman yazsam bugün,
Her şey seninle başlar.
Belki doğar güneş yine doğudan,
Ancak ne ay,
Ne de bir gemi,
Olmamış gibi batamaz canımın ağrısından.

Beni bir tanrıyla anlatmaya kalkma.
Çünkü aklım,
Köhneliğin, kurtulamadığı bir varisidir.
Hiç durmayan saatlerin korkusu,
Ellerini bıraktığımda gelir.
Sonra bir terim doğar dilimden.
Kimsenin aklına gelemez.
Ve bu roman,
Yarım kalır.

Mutluluğun İntikamı

Dünlerden kalma bir kalple,
Yarınlardan mahrum bir biçim…
Özgürlüğün acıttığı kısrak noktada,
Bugünün can sancısı…
Ürkek kükremelerle,
Yiğit mecnunların yolunun başlangıcı…
İştah kesen düğümlerle,
Dudakları büken sevdam…
Mutluluğun intikamı,
Enkazımı seyret !

Seyret canıma saplanan mevsimleri !
Kudurduğum acının ardındaki
Dinginliğimi seyret !
Seyret ötemdeki gülün vazgeçişini bahardan,
Ve seyret buhrandaki yuvamı !
Gülen insanların kokusunu
Duymama yardım et.

Sığlık Hasret

Merhaba gün ışığım.
Güneş doğmuş.
Gün başlamış çoktan.
Sevdanla tatmışım gelen günü.

Gönlünün üzerine asılmış,
Haktan duyduğum naif hikmet.
Gözüm dalmış.
Canımın ötesine,
Tebessümünü saklamışım.

Bir dostunla konuşmuşsun,
Kilometrelerce uzakta.
Tuttuğum rüzgarlar,
Getirmiş sesini kulaklarıma.
Her duyuşumda,
İçime bir bağ ekmişim.

Canımın yeganesi kadar olmuşsun.
Bağla dolu içimde,
Can denen kök,
Uzanmış ellerine.

Bir gün ufuklarda süzülen,
Bulut kadar,
Göklerde yola koyulan,
Yıldız kadar,
Derinden olmuş temasım,
Ela gözlü, ahu kokulu yüzüne.
Kalmış bir yanım seninle.

Dirilmiş her vakit,
Döşümden kopmayan deli hasret.
Şavkı pörsüyü andırmış,
Uzun zamanlı bu hasret.
Buhranım naciz, kırılgan.

Hasrete tel vuran kasvete,
Yağmur değince,
Pas tutmuş saçlarım.
Kırışıklıklar oluşmuş suretimde,
Bu köhne,
Sabrımın ölgün kısmına düşmüş.
Bu hasret,
Yaldızlamış ahu yanını.
Göz altlarıma,
Bir sen,
Bir de kokun sinmiş.

Üzerimizdeki telakki yağmurları,
Gönlümüzü epey hoş etmiş.
Harlı bir elzem eylemişiz,
Bağlılığın dinmeyen yalaz yanını.

Demem o ki,
Yaşa benimle hasretin sığlığını,
Sevda denizimizde.
Her telakkide,
Doldur kulaklarımı,
Dilindeki ihtiraslı huzur ile.
Üfle dudaklarından,
Kuş seslerini.

Önümüzde seneler, seneler,
Evvelden etmiş bizi yekpare.

Gül Yüzlüm

Sûreti dolar sevdamın.
Eksiklerim güller saçaraktan dolar.
Bilir misiniz dostlar,
Şiir edasıyla güler bana gözleri.
Derin bir serapta takılıp kalır aklım.
Gülüşünden öptüğüm bir serap…
Tebessümü bütün vücudunu sarar sevdiğimin.
Elleri pamuktan yıkanır.
Canından uzanan eli yanaklarımı okşar.

Güllerin meydanında ela gözler süzülür gönlümden.
Yüreğimden düşer gülüşü.
Nazım’ın Pirayesi görebilir miydi,
Şiirimde gördüğüm gülüşü ?

Hala inanılır gibi değil gözümün feri,
Hüsransız geceler var yaşadığım.
Yıldızların akını senden sezebilir bu kavruk yürek.
Sensizlikte üşür garip ellerim.
Garibanım, aşkının altında ezilirim,
Mamafi benim pestilim,
Ömrümün gece gökkuşağına, sana,
Bırakılan nadide şarkı…

Senki, fısıltıların altından yenik düştüğüm,
O sevdan,
En yakın dostum…
Ellerinde derman,
Ben yaşarım seninle,
Gül yüzlüm.

Doğuyorum

Yaşamak için güzel bir yolun yolcusu oldum.
Aynı türkülerin yükünü diyarlarca taşıdım.
Acıyla bekledim bir medeti.
Acıyla umdum olmayacağını bile bile.
Yaşamak için güzel bir umut aradım, durdum.

Bilmediğim bir memleketten,
Gurbet elinin sedasını duydum.
Nasıl bakar, bilmem.
Nasıl güler, bilmem.
Gözleri ne anlatır, bilmem.
Merak rüzgarları altında
Eğilip bükülen bir hal oldum.

Bomboş yüreğimde,
Yankılanıp durdu düşüncelerim.
Konuştuğu kadar var mıdır yüreğinde,
Galata’nın ekmek kokan manzarası?
Sebebi olduğu şiirlerden var mıdır haberi?
Sesinde sakladığı şehveti, masumiyeti
Bakınca gözlerine duyabilir miyim?

Nidalar tadıyorum önemli hislerden.
Berrak bir hayattaki,
Dinlenilen şarkıları değiştiriyorum.
İlk aldığım kalemi denedim,
Ve bir yüreğe kelam ediyorum.
Umduğum olsa da insanoğlu,
Yarında vardır sevdanın kokusu.

Soframın Yegâne Rakısı

Ege’nin üzerinde kurşuna dizilir,
Kayıktan vurduğun muhtaçlığın.
Sevginin külleri ellerinden kayar,
Kalbin bu zaman gömülür hiçliğinin amansız çukuruna.
Bir kolum yarısında,
Avazım çıkıyor.
Lâkin kapatmış yaşların kulaklarını.
Ağlama kurban olduğum,
İbadetler yakacak yaşların.

Dolu dolu düşlerin,
Kayıp korkusuyla yükselmekte göğe.
Doğalar umudu güneş,
Bırakır yerini beter kederine.
Yeryüzüne inince keder,
Sanırsın ki yaşların.
Ağlama bu dünyaya feryadım figânım,
Umudumuz yanacak yeşilliklerde.

Boş sayfaların dolu dolu türküleri,
Bugün buram buram sarıyor yüreğini.
Bir tel,
Nasıl yakabiliyor kavuran ateşini ?
Üzerinde yoktur mevsimin değişkenliği,
Çek kürkünü üzerine,
Kışa saklayacak yaşlarının gidişi.

Üflüyorum benden çalınan,
Çocuksu umutları.
Yüreğinde saklıyor sevgin,
Benimsediğin umutlarımı.
Gülümseyişin doğanın çaresiz bıraktığı, Doğacak güneşin son umutları.
Bu ateşine,
Değer mi sanırsın yağmurların damlası.

Bırak cebinde sakladığın korkuları.
Tut ellerimi halim nasırlı.
Ey soframın yegâne rakısı,
Dertlerim gözlüyor yolculuğumun son durağını.
Dindir gönlümdeki ağrıyı,
Yaşım kurtarmıyor dik duruşlarımı.

Yoksul Yolcu

Dünyayı benimle batıran,
Benimle yücelten,
Karamsar harçlarımın,
Yoksul yolcusu…
Yorgundur yüreğimin tohumu.

Defalara mahsus bıçaklar yedim.
Yalnızım ki bildiremedim yaramı.
Çokça kanlar feda ettim.
Sindiremedim kimsenin kanını.

Yüzümü güllerden çekeli,
Güller bir hayli canlanır oldu.
Nefesimde derin ölümlerin tadı,
Damaklara konar oldu.

Tadı unutuldu sevinçlerin.
Kalbin özlemi,
Yorgunluğun mutluluğuydu.
Ya da mutluluğun yorgunluğu…

Ben yoksul bir yolcuyum.
Her daim cebimi yoklarım,
Kalır mı bir iki damla yaş diye.
Har vurup harman savuramam,
Korkuluyumdur.
Evde beni bekleyen acılarım vardır.

Bahçeme çiçekler ekemem,
Yüreğim az dinlensin isterim.
Bir bardak türkü,
Ve ayağımı uzatacak mutluluk isterim.

Kurarım hayalimi,
Alırım elime çatalımı.
Bir bir yerim karnım doyana dek.
Sonra çekilir yatağıma,
Acılara dalarım.

Mutluluğun para ettiği dünyada,
Ben yoksul bir yolcuyum.
Ödeyemem yarime yüreğimin kirasını.
Yumuşatırım ses tonumu,
Bükerim umudumu yere,
Sıkışığım derim,
Yok cebimde beş kuruş mutluluk.

Ben yoksul bir yolcuyum.
Memleketim yoksuldur.
Yoksuldur yüreğimin tohumu.

Yaşamak Bu Kenti

Bırakmak kendini bir şehrin kucağına,
Ucundan tutmak bu serüvenin,
Ve çıkmak ölümsüz bir yolculuğa…
Pencerenin pervazında günün ışıltılarıyla,
Bu curcuna memleketin,
Issızlığını düşürerek Marmara’da,
Uyanmak Üsküdar’da.

İçini dolduran ekmek kokusuyla,
Unutmak kavrulan yüreği…
Esip durmak yel gibi selen içinde,
Sadakatin sedefine.

Anadolu’da buram buram kavurduğun aşkı,
Haykırmak boğaza…
Ve beklemek görüşünde belirmesi için,
Kızın kulesini.
Atmak için içindeki puslu isi.

Berrak akmayan denizin sahillerinde,
Eşlik etmek martıların yürüyüşüne.
Kaçmak sokaklarda tozlardan,
Çocuklar gibi.
Yaşatacak kadar kendini,
Dolduracak kadar aciz yüreği,
Yaşayacak kadar kenti,
Gülmek,
Çocuklar gibi.

Ne güzel güldüğünü görmek rüyada,
Seçmek bir şafağını Galata’nın,
Ve çıkmak en tepesine,
Hatta ve hatta haykırmak duyduğun aşkı…
Kelamı hüküm sürerken,
Bir nidasıdır yaşamak,
Bu kentin.

Son Naif

Kadehler dolusu kalp ağrıları
Geçmiş boğazımdan kavurarak.
Dermanım meçhul iken,
Feryadım ıslah olmuş kesik dilimde.

Dünden bugüne sıkmışım dişimi.
İlkini yalnız boylamaktansa,
İkinci mağlubu çekmişim bedenime.
Güzelliğin son gününde,
Milyonlarca kar tanesini yutmuşum.
Minarelerden almışım son naifimi.
Uykuların birini dillendirmiş bana sinede.

Sıcak çorbam var avcumun altında,
Eğer üşüdüysen bir de battaniyem.
Bir de,
Ateşim…
Elzemimin harı,
Yalaz yalaz içimde.
Uçurum kıyısında
Dudağımdan göğe savrulan duman,
Yakacağım son anıların şerefine olsun.
Ve son naifimin,
Meçhulu sükut.

Ben Kayboldum

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Meşelerin gövdesindeki resimleri,
Dokundukça hissedemeyen ellerim var.
Püfürce esen rüzgarın yorduğu,
Buhranlı saatlerde
Sorumsuz tik tak benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Akarsuların renklendirdiği toprağın,
Bastıkça varına inanmayan ayaklarım var.
Serserice ettiğim küfürlerin,
Kızgın dünyasında
Durulan zaman benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Saçların tanesinde akların hikayesini,
Duydukça sıkılan ağarmış bir canım var.
Yol üzerindeki memleketlerin,
Dolu dizgin havasında
Kaybolan hüsran benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Adet gereği sorulan halin,
Vurgun yemiş evresindeyim.
İyiyimlerin ardında saklanıp,
Dökülen hasarlı yaşın
Yüzde bıraktığı benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Yokun mahcupluğunda bir ömür,
Türküler çığırırım yıkılarak.
Kasvetin ortasında ciğersiz buluta karşı,
Ezgisiz bir yağmurda
Ağlayan benim.

İzsiz Nallar

Kahırlara sonsuz duyulacak merhem,
Gözlerde buğulanmış küçük su damlaları,
Yeter mi bahtın izlerini sarsan,
Kervan dolu nalların,
Toprak altında da duyulacak merhamete,
Şahit olması için.

Yolları gözlüyor görünümü kirli ağaç dalları,
Dili olaydı,
Lazım olur muydu
İzlerimi silip atan nalların şahitliği.
Benden geçen nalların izlerini,
Arkadan silip süpüren kimdi
Ey ağaç dalları ?
Üstümden geçen rüzgarların
Yok edemediği dünyada,
O nalları ilerleten sahi, kimdi ?

Kimdi silen beni,
Geçmişimin yeşerttiği çimenlerden ?
Kimdi acımayan,
Ay ışığına kurban verdiğim açalyanın cesedine ?
Farkı var bugünlerde,
Ezilip geçilmelerin.
Nankör terasların kurbanı mıdır tüten sigaralar ?
Fırlatılmak yükseklerden, yerlere,
Ahlakın kabulü müdür ?

Zirâ tek başına kalmış yol yorgunu birinin,
Boynu yanık kalır bu yollarda.
Kavuran sıcakların altında,
Şarkılar söyleyen kızlardır serabı.
İnanmak ahlakların var olduğuna,
Beni kurtaracak mıdır bu yoldan ?
İzleri silenler var oldukça,
Kim için direneceğim o vakit ?

Üzerimden geçmeden kalabalık kervanların nalları,
Sağlamlaştıracağım artık törpülenmiş izlerimi.
Yoksa,
Kalmayacak yaşamın anlamı.

Yağmurlu Bir Rüyaya Uyanmak

Yağmur,
Elinden tutup çocuğunla dolaştığın bir yer olmalıdır.
Geceleri yağmurun yağdığı yollarda,
Bilmediğin sokaklara düşerse yolun,
Binbir damla dolaşır boşluğunda.
Yağmur değince benim aklıma,
Annemin gözleri gelir;
Ne olduğu belirsiz o girdap gözleri.

Rüya,
Gerçek bir dünyadadır yaşamadığın.
Geçmiş rüyanı orada hatırladığın,
Ve hatırlarken buradaki gibi efkar yaptığın bir dünya.
Yağmuru yağdırır tanrı rüyana.
Yağmur,
Babanın elinden tutmak istediği yerdir.

Rüya,
Gençken sevdiğin kızla,
Romörkte karşılıklı oturduğun bir yerdir.
Sen bir kurside otururken o ise,
Yaslamıştır sırtını romörkun tahtalarına.
Ve bu senin gülümseyerek uyanmana yeterdir.
Sana bu mutluluğu verirken katlayıp birden,
Çocukluğunda annenle
Yağmurda koşuşturduğun bir ana götürebilir,
Veya o romörkle o kızcağızı ezedebilir.
Ben burada hiç koşmadım yağmurda annemle.

Yağmur,
Çocukluğundaki oyuncakların var olduğu bir dünya kadar
Saflaştıracak kuvvete sahiptir ağır duygularını.
Üzüldüğün hikayelere bir olgu,
Bir huzur katar.
Sesinde çürüttüğ0n o muhteşem şarkılar,
Senin sesinden güzel gelebilir insan yüreğine.
Sadece gözlerinden yaş gelmediğini,
Öğrenebilirsin.

Yağmur,
Babanın elinden tutmak istediği yerdir.

Yakının Noksanlığı

Seninle ilelebet iki gözün ırağı kadar olacağız.
Mesafemizde uçurumlar kopacak,
Bir dala hasret kalacağız.
Kestiğim dilim yüzünden,
Bir uçuruma ömrümü sürgün edeceğim.
Düşüşlerim olacak,
Gözlerinin derininden derinine bekleten uçurumlarından.
Kollarımın güçsüzlüğünden,
Bir daha olamayacağım gözlerini diktiğin yerlerde.
Aşağı bakacaksın göz ucunla,
Kalbimi görmek istercesine.
Biz işte bu kadar olacağız birbirimize.
Seninle ilelebet,
İki gözün ırağı kadar…

Gözlerin Beni Her Gün Öpebilir

Uykuların var olduğu mevsimlere,
Farklı duyguları kattığında
Güneşi yuvama doğuracağını da
Anlamıştım.
Ya okyanusların maviliğinden çıkıyordu
Ellerin hayatıma,
Ya da göklerin.

Seni bu ağaçlar ela iken sevmiştim.
Gözlerine utanmadan benzeyenlerin,
Ve avucuma serinliğini bırakan,
O hep hayatımın bir köşesinde
Saklı kalacak yağmurun arasında bir hüsrandım.

Yüreğime değmenin yolunu,
Her koşulun şerrinden,
Yüzümü güldürürken bulurdun sen.
Parmaklarını yüzümde gezdiriyorken,
Yaralarımın acımasızlığını hissediyordun.
Ellerimi her tutuşunda,
Değmesin dikişlerime diye
Uzaklardaydı daima parmakların.
Pencerende koparılan güllerin efendisi,
Dudaklarının solgunluğunu döküyordu bu kente.
Çünkü yaralarımdan öpüyordun sen.
Ve ardından sulanmış gözler bırakıyordun,
Güneşin bugünü bitiren ışıklarına.

Ellerinde bir deste çiçekle,
Çocuklar koşuyordu.
Yaşamak istiyordum o çocukların
Varacağı yerleri seninle.
Sonra dönüp sana,
Şarkılar söylemeye geliyordum.
Lakin dilimde hep bir derdin dikişi vardı.
Bayılana kadar bağıramamamın yoktu tesellisi,
Ve hiç olmadı, her biri.

Benimle şarkılar söylemeyecektin hiçbir zaman.
Parıldayan gözlerle bakmayacaktın hayatıma.
Ama uzun uzun yazılan şiirlerin bazı yerlerinde,
Seni nasıl sevdiğimi görebilecektin.
Ve o şiirlerin nasıl yazıldığını,
Bir gün anlayabilecektin.

Belki de yağan yağmurların arasından
Bir tek sen görecektin gözümün yaşını.
Avuçlarını yanaklarıma doğru açtığında
Yalnızlığa ilk kez dokunabilmenin duygusunu tadabilecektin.

Uzak diyarların sazını çaldıklarında,
Benim için kanayan sözlerin
Ellerinde dağılan papatya yapraklarına döndüğünü,
Bilecektin.

Ölmek için verdiğim kavgaların,
Her gün ki galibiyeti sabah 5 uykusuna dönünce,
Sevmiştim öldüğüm her günü.
Defalardır yolcusu olmuştum bu yolun.
Usanmazdım bir cam kenarından,
Tatmayı paslanmış duyguları.
Boşuna değildi.
Ölmek, erişilmesi gereken bir duyguydu.

Ölmenin hayatıma kattığı uzantıları
Bir bir yaşarken,
Düşünmek yoluma beyaz tokasıyla bir kuşun konacağını,
Aklın alabileceği bir şey değildi.

Bir gün arkamda bırakıp kavgaları,
Yanına geleceğimi,
Ve elinden içtiğim çayda,
Babamı göreceğimi bilseydim,
Sıktığım yumruklardan vazgeçebilirdim.

Vaktin hor görüldüğü bu cümbüşte,
Işığın gülemediği yerlerde,
Silemiyorken ellerimle yüzümü,
Tepemde hep şerlerin günlüğünü tutan,
Paslı ve ölgün unutmamaklar vardı.
Bundandı yıllardır çektiğim kahır.

Anlıyorum artık,
Anlamadığını da anlıyorum.
Boşver,
Susalım.
Nedenini soracak olursan,
Gözlerin,
Beni her gün öpebilir.

Yansıma

Bak evlat,
Sen sapkın sallanan mızrakların arasında doğdun.
O bebe halinin kanı her mızrağın gövdesindeydi.
Üzerine dikenli gül sapları bırakıldı.
Demir kokulu kanını hep saçtın ananın kollarına.
Ölmek nedir bilmedin.
Hep güzel kuşları kondurdun kel başına.
Şarkılar söyledin beraberce pervazlarda.
Sendin bu bilmeden yar diye çığıran sokakta.
Bir akıttığın kandan,
Bir de kanatan gülden,
Bırakmadın kırmızının yakasını.

Hiç görmedin adının bile ne kadar uzak olduğunu
Şiirden.
Anlatıp durdun bitkinin kırışıklığını
Ve kuşağın aşkını toprağa.
Ziyafeti vardı gözünde doğanın aşkının.
Ancak en çok aldan yaratırdın aşkını.
Solun hep cebinde gezerdin.
Egona hiç kıymayarak,
Sayısız kadınla doldururdun o cebi.
Arzuladığın kanlardan ötürü hep uzaklarda yaşardın.
Bir kez olsun aynaya bakıp çıkartmadın gamzeni.
Yakınacak bir tokluğu yaşamadın.

Tuttuğun her yakadan sıçrayan kırmızıyla
Doyurdun gözlerini.
Atmadın hiç kanlı gömleklerini.
Sağ elindeki yarıkları,
Uzun uzun izlerdin yerine manzaraların.
Bir bıçağın insan vücuduna su gibi girdiğini
Defalarca bildiğinden beri,
Korkular yaşadın atmaktan bıçağını.
Ama asla kana doymadın.

Gülümsemeyi öğrendin yıllar sonra.
Adının şiirlerden uzak olduğunu,
Yar diye çığırışlarının,
Bir çift gözde renk bulduğunu,
Yıllar sonra öğrendin.
İçinde kalan merhamet damlalarının,
Beden bulmuş hali duruyordu karşında.
Acımadan kalbine aldın.
Haddineymiş gibi sevmeyi,
Kendine bir hal edindin.

Zamanla sezdin dünyanın çeperinin,
Yar gülüşüne sığamadığını.
Elinden daha iyi bir manzarayı,
Dakikalarca seyrettiğin gözlerde anladın.
Ve sen sayısız kadından sonra,
Tek bir kadınla adam olmayı,
Ölmeye yakınken öğrendin.
Dert etme günahlarını.
Vakti geldiğinde,
Gülümseyerek ölmenin hazzını,
Kendine has doğanın kollarında tadacaksın.
O yare baktıkça,
Bırakma gülümsemeyi.

Pervazımda Soldular

Uzak dur.
Seyrimde hep yanan bir zeplin durur.
Bulutlara demir atarak,
Yıkıldığım bir yaşamın yağmurunu tutar ellerim.
Zambak kokar etrafım.
Dünde kaldıklarım,
Gelmeyenlerindir.

Uzak dur canımdan.
İçimdeki hançerin kaç dişi olduğunu bilemezsin.
Kabusumdan bir ölümü uyandır.
Uyandır ve ağaran ömrümün üzerine sal artık.
Bir filiz atarken ağarmak,
Bu yaşamın ta kendisidir.
Leş kokan hastalıkların altında ezilme vaktim,
Gelmiştir.

Beni de vurun artık.
Görün gözümden düşen cam kırıklarını.
Yaş yollarımın kana boğulması için,
Sana ağlamam gerekmez.
Üflemekle yetin elini kaldırmadan önce,
Devrildiğimi bizzat kendin gör.
Benim dünyamdaki ahşapların,
Rengi solalı çok oldu.
Eğer bir gün ziyarete kalkarsan,
Gel de bu halime bir bak.

Değilim genç falan ölmek için.
Benim ne farkım var şu mezarlıklarda yatanlardan.
Ne suçum var da onların mutluluğunu uzaktan,
Çok uzaktan izliyorum?
Saç tellerimi görüyor musun?
Hangisinden kan akmadığını ben bulamıyorum.
Kaç tane aynada yabancı olduğunu görürsün?
Ben ceketimi hevesle almıştım bir zamanlar.
Binbir türlü ruhun ruju üzerinde şimdi.
Gelirken yolmayı unutma canımı.


Yorgunluğuma bir baston yaptır dedeciğim.
Üzerimdeki paltoları çekip koy bir taraflara.
Dal olsam kanamaktan vazgeçmeyeceğim.
Beni bu dünyadan uzak tut.
Şu döşümde gördüğün yaraları,
Ziyaretlere batır batır ama çıkartma.
Bulutlardan yağmuru görmeyeli,
Ben ömrümü yitirdiğim kadar oldu.
Islanmak ne zaman olduysa beni titreten,
O zamandan beri yak ayaklarımı.
Bak,
Bak,
Bak !
Görüyor musun ellerimi ?

Arkanı dönünce gidebileceğini mi sandın ey zavallı ?
Gözlerini yumunca görmeyecek misin gömdüklerimi ?
Uzunca köprülerden asırlardır geçen müslümanlara,
Hiç sordun mu gitmenin hazzını ?
Bak orada tanrı duruyor kolları façalı.
Zihninde planlar dönüyor bu dünyayla alakalı.
Beni o plandan çıkar.
Üzerinde dönüp dolaşan sesimi,
Soluğumu,
Kes.

Bende istiyorum gözümü yumunca kaybolmayı.
Ocak aylarının vücut ısımla bir olmasını,
Boynumdaki urganla sallanırken yaşamayı çocukluğumu,
Sevince acımamasını canımın,
Uzaklara dalıp dalıp giderken,
Bulutlarla süzülmeyi göklerde,
Yerin altındaki cennetle,
Cennet olmayı,
Bende istiyorum.

Ettiğim zulümlere karşı,
Beni ödüllendir bu hayat içinde.
Korkulası suratıma bakir sevinçler getir.
Gülmemi isteyen birileri vardır belki,
Benim yerime,
Onların ellerinden tut.

Benim yerime haberler yolla bahara.
Günü güneş gibi zehirlerle ağırlasın.
Ölümlerin yalınlığında adımı zikret.
Bu dağın yıkılışlarına şahit olmasın annem.
Ben öldükten sonra da,
Açsın çiçekleri.

Bir pervaz dileğidir,
Güzel geçsin sokağın insanları.
Hikayeler sığdıracak gülüşler kopsun dışarıda.
Mutsuzlukla mutlu olunacaksa,
Bu güneşi o sokağa da çevir.
Bir pervaz dileği de olsun,
Sokakta,
Bomboş uzanan cesedimden,
Göz göze gelmek benimle.
Yaşamın kırlarını,
Ben ağartalı,
Soluk renklerin içinden sıyrılamadım.
Ben meskenime,
Ne yaptıysam yaşamı konduramadım.

Görüşelim,
Mekan senin olsun Kadıköy’e benzeyen.
Yaşamdan bağımsız bankların birinde,
Yavaş yavaş çek bedenimden ruhumu.
Son kez değdiğini rüzgarın saçıma,
Keyifle seyredeyim.

Sen Öldürmeye Devam Et

Beni de seviyorlardı.
Ben değildim yaşlarını akıtan aynaya bakıpta.
O derin süzgeçlerinde kalbin,
Saçlarının akını kanatan ben değildim.
Yukarıda bir gök vardı beni kısıtlayan.

Bulutlarını yollardı vicdanımdaki aşkı susturmaya.
O ürkek yağmur damlalarının acıttığı yıllardaydım.
Önümde hep mutlu insanlar vardı,
Geçemezdim.
Görmezdim kollarını defalarca açtığını bu ızdırabın.
Hayatıma façalar çekerdım son aldığım gül sapıyla.
Tepemde durmadan giden bir vakit,
Çalkalayıp dururdu hayalden dolu midemi.
İğrençlik değil,
Umudumu kusardım ölesiye.

Şöminem vardı.
Döktüğüm yaşları fotoğrafladığım,
İçki şişeleri,
Ailemin tek portresi gibi duruyordu üzerinde.
En acı anımda sana bakmaktan hoşlanırdım.
Isınmış ve allaşmış yüzün,
Dudaklarıma her değdiğinde,
Sayamazdım yüreğimin titreyişlerini.

Avucuma yerleştirdiğin o cılız ve etsiz ellerinde,
Şarkılar söyleyen kadınlar istiyordum.
Değeceklermiş gibi yüreğime ellerinden,
Sesiyle uyutan ve gönlümde kazıta kazıta
Manolyalar devirenler.
Son gülüşümü kırdıklarında anlamıştım,
Özüme devrildiğini bu kahrolası bağrımın.
Efkarı kalite adamların,
Bu anason kokulu duraklarında,
Elimde bir damla yaşla bekliyorum.
Belki bir otobüs değil beni götürecek buradan ama,
Bir yağmur kaybettirecektir,
Yıllardır akıttığım tek yaşı.

Vardır seni de öldürenler benim gibi.
Ya da seni de öldürecekler beni öldürdüğün gibi.
Bana benze,
Vaktini herkesten gizlediğin o yaşı,
Silmekle harca.
Yanağından götürdüğün o yaşı da,
Benim gibi eline göm
Ve her baktığında eline,
Dünmüş gibi hatırla başka derdin yokmuş gibi.
Ölmek için çok papatyasın sevdiğim.
Sen öldürmeye devam et.

Bazı Sabahlara Buradan Merhaba

 

Bazı sabahlara buradan merhaba.
Gövdemdeki soğuk esintinin sanatçısı,
Yalnız uyanıyor olabilir mi ?
Kahvaltısında tek midir çay bardağı ?
Askısındaki koku,
Bıraktığım gibi,
Kendisine mi aittir ?
Odasının perdelerini kendisi mi aralıyordur ?
Beni düşünüyor mudur ?

Güneşi doğuran sokağımdaki veletlerin,
“Ağabey, yenge geliyor.” Diye koşuşları,
Bugünlerde bir şeyler kırıyor.
Hazırladığım kahvaltıların kokusu,
Sıcak simitlerini kaybettikçe,
Güzel gelmiyor.

Bazı sabahlara buradan merhaba.
Hastalıklı gözlerimi bıraktım bugün.
Başıma bir bela aldım.
Kendimi bir sobada cayır cayır yaktım,
Ve hiçbir yerimden,
Tek bir güzel koku gelmedi.
Sigaraya ilk başladığım zamanlar,
Güneşleri öperdim dudaklarımla.
Elimiyse dolunayın beline dolardım.
Her şey için zaten çok geçmiş.
Bugün gözlerimin hastalığına,
Bir açalya da ben gömeyim.
Ama önce bir sigara,
Büyük bir sigara lazım.

Larina

 

Hayat bazen acımasız Larina.
Merhum sevgilisinin ardından
Şakıyan bülbüllere denk gelirsin sokaklarda.
Güzün güzelliğini
Çiçeklerden çıkaran mevsimlerin,
Yağmuruna tutulursun,
Yüreğin cayır cayır yandığında.

Hayat acımasız Larina.
Yolumuza güzellik katan
Günlük güneşlik dağlarda,
Bizim nasıl öldüğümüzü hatırla.
Kalıntılarımızı fotoğraflardan topladıkça,
Aklımızın bir köşesine sinen anıları,
Bir kere daha hatırla.

Hayatın acımasızlığı,
Seninle güzeldi Larina.
Üzerimize insanlığın buharlaşan acıları,
Bir bir yağardı bulutlardan.
Ve sen Larina,
Gülüşünle güldürürdün içimdeki güneşi.

Bazen nereden başladığımı unutuyorum.
Önce zamanda mı kavrulmam gerekti
Bir kere daha gülebilmen için,
Yoksa,
Yeniden bir kış sabahında,
Memleketimden getirdiğim çayı demlerken,
Isınan gözlerinden mi öpmeliydim.
Larina,
Hayat gerçekten acımasız.

Bu hayatı acımasız kılan şeylerden önce,
Hep haksızdım Larina.
Toprak kadar güzelsin derken,
Toprağa karışmanı,
Gülüşünü solduracak görüntülerden,
Uzak kaçmanın yollarını ararken,
Mezar taşını,
Hesap etmemiştim.

Hayat,
Seni benden kopardıkça,
Acımasızlaştı Larina.
Bir insan sesinin yandığını,
Ben ilk kez
Kendi türkülerimde duydum Larina.
Ve daima bekledim.
İçimdeki güneşi güldürecek,
Bir senin gülüşün vardı.
Larina…

 

Mavi Rüzgarlar

Geldi aklıma zampara tarafım.
İtliği atmamışken cinaslı kalbimden,
Doğanın yeşiline bakmayı diledim.
Tuttum estiği gibi başımdan,
Artık her sözünde delip geçen rüzgarı.
Yeşilin değildi bana dünyayı sardıran.
Gülüşünle maviler doğardı içimdeki yer yüzüne.

Kalmıştı bir çocuk tarafım.
Belki gülseydi bana,
Belki tutsaydı elimden
Atacaktım körpe yaraları.
Belki baksaydı gözüme,
Anlasaydı,
Sevseydi,
Mecnun olacaktım.

Yahut bu dalgıçlar inemeden uzaklardaki gönlüne,
Boğulup gittiler.
Bittiler.

Bir Hikayesi

O hep beklerdi
Bir gün olurda yaşarım diye
Hakimin kalemi kırıldı kırılalı
Bu gökten şimşek vuruldu vurulalı
Hep beklerdi.

Önünde bir sögüt
Duman olurdu.
Görürdü dünyayı.
Sevdiği mezardı.
Üzerinde bir yolluk
İçindeyse son beyazı.

Hep beklerdi bulutlardan,
Mey cığlıklarını.
Sadakatin çiçeğinden
Aşk sarkılarını,
Taşların yolculuğuna çıkan
Kireçli sulari,
Gülüşüyle gülümseten
Merhum sevgilisini,
Hep beklerdi.

Biten yağmurun kalıntılarını bulurdu
Meşe yapraklarında.
Hatırlardı gördüğü denizlerin
Gereksizliğini.
Dudaklarının arasından dumanlar çıkarırdı
Ve anlardı bulutlara yakınlığını.
Söylediği türkülerde,
Ölmediği günlerin acısı vardı.

Yalnız Olduğumu Bildiğim Bir Yer

Yalnız olduğumu bildiğim bir yerdeyim.
Sokak lambaları defalardır sönmüş.
İtler kovalamış sokaklarca.
Yalnız olduğumu bildiğim bir yerde,
Yalnız olduğumu unutmuşum.

Her faniyle çarpışma içerisindeyim.
Üzerime kürek kürek toprak atılmanın,
Hayalleri dört dolanıyor.
Çarpışıyorum kırılana kadar kemikler.
Fanilerin bir yumrukluk canına karşılık,
Unutuyorum fani olduğumu.

Yaralanıyorum kimi zaman.
Başımı dizine yaslayıp sızlanacak birini,
Bulamıyorum.
Kendi sesimin yankısına şahidim kalbimde.
Çevremde fütursuzca bir sessizlik…

Sürülerce kapı açıyorum birbirine giden.
Alnımda çaresizliğin terleri buharlaşıyor.
Yalnızlığın anlamlandıramadığı ücrayı,
Karakterime gömüyorum.
Bugün, bir kapıyla daha içiyorum.

Elimi göğsüme attığımda,
Kalbimin aciz boşluğuyla yan yanayım.
Dilim yıllarını biriktirirmiş gibi,
Sus pus,
Kıpırdamıyor yerinden.

Düşümde sevdanın eksikliğini seziyorum.
Sevgimi göstermeme vesile herşey,
Ölüyor hallice diğerlerinin yanında.
Bir kızı,
Bile isteye itiyorum elimin tersiyle.
Soruyorum kendime,
Bunca suç, bunca günah, bunca eziyet, bunca gam,
Nasıl alsın bir kalbi omzuna ?

Birikmişsem varım yoğum pisliğim.
Şimdi aydan düşecek bir bukle tebessüm,
Nasıl yansısın ki gözlerime ?
Kalbimin buruk olduğu yerde,
Yalnız olduğumu bildiğim,
Ama unuttuğum yerdeyim.

Yıllardır atamıyorum içimdeki kini.
Ölümlerin boşluğunu içiyorum.
Vücudumu sarıp sarmalayan yaraların,
Tırtığında geziniyor parmaklarım.
Ucu ucuna kaçıyorum yine bir kurşundan,
Bir bıçaktan.

Bir kapı duyuyorum kenarımda,
Çok umutluyum.
Ellerimi boş görmek,
Artık sızlatmasa da,
Yanıyor gözlerim bu kapı ardına.

Mis gibi yorgan kokusu geliyor içerden.
Mutlu bir yuvanın sesleri doluyor kulaklarıma.
Bir soba çıtırtısı var.
Annem sesleniyor bana, duyuyorum.
Henüz çocuğum.
Ya ekmek alacağım, ya da sofra hazır.
Yanakları tonton kardeşime yemek yediriyor annem.
Kapıdan girdiğim gibi,
Yemeğe bakıyorum.
Anne diyorum; ben ıspanak sevmem.
Annem o kırışık alnını çatıyor,
Yorgun, görüyorum.
Yiyorum az çok.

Kendi kendime oyun oynuyorum.
Babam geliyor eve,
Kapıdaki anahtarın sesini duyunca,
Gözlerim açılıyor.
Gözüm elindeki poşetlere takılıyor.
Büyük bir bekleyişle babama bakıyorum.
Poşetten değil cebinden çıkarıp veriyor çikolatayı.
Uzanıyor ağrıyan sırtıyla babam,
Zor bela aldığı koltuğuna.
Ayaklarını uzatıyor üst üste atıp.
Çayıyla geliyor annem.
Annemin bir bardak demi,
Babamın bir ağrısını alıyor.

İlk kardeşimi uyutuyor annem,
Babam zaten yorgun argın, direk uyumuş.
Ben karanlık bir odada,
Küçücük bir beyaz ekrana bakıyorum.
Annem mutfağa geçiyor,
Bulaşıkları elleriyle yıkayıp,
Ortalığı topluyor.
Her gün aynı iş.
Bana diyor hadi yat diye,
Kapatıyorum şakacıktan gözlerimi.
Sonra gerçekten dalıyorum uykuya.

Hangi sabah uyanırsam uyanayım,
Hiç görmüyorum sabahları babamı.
Uyanıyorum, babam yok,
Annem daha kalkıp perdeleri çekmemiş,
Evde ışık yok.
Hayatımda duyduğum en güzel koku,
Sorumsuz uykunun kokusu,
Her yerinde odanın.

Atıyorum kendimi sokağa.
Bir bisiklet almış babam,
Annem bana bir şey olur diye izin vermiyor çıkartmama.
Gizli gizli kaçırıyorum.
Annem camdan dişlerini sıkarak,
Sen gelmeyecek misin eve diye sitem ediyor.
İki arkadaşımla sokakta hep,
Bakkal Erdal Abi’den 25 kuruşluk kola,
25 kuruşluk cips yiyorum.
Diğer çocuklarla top oynuyorum.
Bütün gün dayak yiyorum sokakta.
Eve geliyorum.
Ardımdan bıçakla annem çıkıyor.
Kavga edip geri geliyor hep.
Unutuyor bisikletimi çıkarttığımı.

Soba çıtırtısı var,
Üstünde elbiseler.
Annem sesleniyor bana, duyuyorum.
Ya ekmek alacağım, ya da sofra hazır.
Yanakları tonton kardeşime,
Yemek yediriyor annem.
Kapıdan girer girmez,
Yemeğe bakıyorum.
En sevdiğim yemek…

Bu kara kaldırımların,
Kanlı yollara eşlik ettiğini anladığım an,
Duvarına rastlıyorum odanın.
Kapıya geri dönüp yeniden girmek istiyorum,
Bu çocukluğuma.

Onlarca ölümün sesi,
Kulaklarımı yıkıyor.
Dizlerimin üzeri,
Yıkıla yıkıla çıkmaz yaralara sahip oldu.

Yaşamın sürelerini heyecanla yitirip,
Sonuma koşmak istiyorum hiç durmadan.
Vakit geldi,
Aklımda curcuna bir doğa,
Her şey tek tek önümde.

Anılarımın olduğunu hatırladım,
Dostlarım, sevdalılarım…
Bir düşüncemi bulmak için,
Yıllardır dolaşıyorum aklımda kapı kapı.
Ve şimdi,
Yalnız olmadığımı bildiğim bir yerdeyim.
Bu kadar tatlı bu ölüm.

Anılar

Anılar,
Ayaklanın bugün.
Hala oralardasınız görüyorum.
Her köşede bir benim var idi yaşım.
Filizlenirsiniz kocaman bir odada topraksız,
Odama güneş doğunca.

Savrulurum, sallantıdayım,
Sürekli eski bir dostla rakı içerim.
Konuşurum anılarım.
Gözümün önünde derinden yakan kokular salınır,
Ağlarım.

Üzerinden dört tekeriyle bir otomobil geçecek şimdi,
Sarıp sarmaladığım son anının.
Yarın öbür gün yeşillenecek buralar dediler,
Akabinde toz bulutları…

Bir köşede güler yüzüyle varsa bekleyen beni,
Bi kere de onun hatrına içeyim.
O yere soframı kurayım,
Sayayım hatırımdan kaçar gün eksildiğini ömrümün.

En çok nerde ölmeyi istedim ?
Bir harabe vardı benim,
Eski toprağım.
Bütün yılları devirmiş gibiydim,
Çektim ayağımın altından kursiyi.
Niye orası dersen,
Kimsesizliğinden değil.
Ver elime ipi,
Taksim Meydanı da kimsesizdir bana.
Bütün yıllarım orda geçmiş idi.
Duvarlarda film şeridi gibi dolanıyordu anılarım.
Cesedimi bir oraya layık görüp,
Bıraktım kendimi.
Nafile.
Hani alıp dizseniz anılarımı Kadıköy vapurlarına,
Martılar çiğnerdi cesedimi.

Yaralarımın sensörü evvelden harlıdır,
Ayak bastığımda bir anının mekanına,
Bin yanar, bin yanar.
Ya resulullah,
Besmelem mi eksik idi acaba ?
Bismillahirrahmanirrahim,
Bu nasıl bir yara.

Oturacağım eski dostla bir masaya,
Konuştukça akıtacağım yaşları.
Ama içime içime,
Hani erkeğim ya,
Ondan.
Döküleceğiz ulan ikimizde aslında bilmem mi.
Bağrımızın iliğini yara yara işlemiş anılardan,
Kurtulmak bize ecelden nasip.
Devam dökülmeye.
Daha uzun yıllarım var ne yazık ki.

Hüküm

Eğer bütün sonlar canlabilseydi gözümde,
Engel olur muydum sona varacak düşüme ?
Körü körüne bağlanıp gider miydim,
Sonu belli bir girdaba ?
Uçar mıydım kanatlarında meleklerin,
Kulaklarımı tıkayıpta aklımı susturup ?

Oynamazdım bu oyunu.
Hüsranla kaplı bir mutluluk,
Korkuturdu beni.
Fiziken yediğim işkencelere,
Bin koyardı önümden geçip gitmesi bile.

Ben korkmam yumruktan, demirden.
Eyvallah, çarpışalım delileşen ruhlar kadar.
Kıralım kalmayana kadar kemikleri.
Ama oturupta çıkartamam ağzımdan,
Gönlümün çektiği acıyı.
Vursan dolmaz hani içim,
Burkulmaz, kırılmaz, acımaz canım.
Lakin söylemek,
Dilime bu kuvveti veripte çıkartmak o sözcükleri,
Perperişan bırakır, kemiklerime kadar sızlatır,
Zil zurna edene kadar ağlatır beni.

Varamaz öyle aklımdakiler dilime.
Gönlümde kanayan,
Akamaz döşümden bedenime.
Acımı haykırmak nasıl yakar yahu görmez mi kimse ?

Demem o ki sonum şu.
Yani yaram var, evet.
Gözlerim yapıyor arada bunu,
Rüzgar değiyor ya hani.
Ağlıyorum bazen ama birşey olduğundan değil,
Sıkılırsın ya ondan yani.
Ne bileyim ağlamayı özler hatta terapi derler ya,
Ondan ağlarım, yoksa başka bir şey olabilir mi ?
Sen ne bakıyorsun bana,
İriyiz, demiriz diye dökülmez mi gözümüzden narın taneleri ?
İnsanlık hali içimden geldi ağlayayım dedim.

İşte gevelerim bunları senelerin hızı altında.
Sırtını döner dönmez feryadıma gizlerim yaramı.
Gördüm derim sonumu.
Sevdiğimin de gördüm derim.
Sevdiklerimin de gördüm derim.
Evlatlarım olmayacak derim.
Yuvam olmayacak derim.
Gördüm derim herşeyi gördüm.
İnanır mısın ki bana ?
Anlatsam çocukluğumu,
Bastığım şu yaşın aslında şu yaş olmadığını,
Aslında altmışımda olduğumu desem,
Yüzüme bakarak dönmez misin sırtını ?
Kalmaz mıyım yine bir feryatla arkadaşım,
Ne diye sorarsın kalemimin kırıldığı hükmü ?

Hüsrânım Kırar Heybetimi

Kara gözlerim sürgündür düş kırıklarıma.
Hüsranım içimdeki kara harba.
Yolcuyum, yolun derbeder pahasına,
Vaveyla yüzlüm, ruhum bağlıdır ceset torbasına.

Gerile gerile helâk derdimdeki devâ.
Yeri gelir bahara,
Yeri gelir dumana kabri döner vahası.
Kara duvar sözü bundan ahu gören yanıma.

Sepetimde taşır cihandaki âmâ,
Görmediği kini sallaya sallaya.
Yorgunum, kârım iyiyimlerin cabası.
Sonumun hükmü karaltır beni yaka yaka.

Renklerin anımsanışı noksan çocukluğumda.
Kara kapılar hatırımda,
Kırk yılın hatrı, akıttığım kanın yarası,
Görülmemiş gibi benzi soluk duvarlarda.

Rahmetim günüm kadar idamda.
Yağlı urgan yüreğimin boynunda.
Uzaklardan yoğruluyor gibi acısı.
Ey benim heybetim !
Ne oldu her gün her gün, Yeniden vardığına…

Sabahla Tanışıyorum

Kuşların ötebildiğini duyuyorum boğuk bir kentte.
Nefesleri duyulacak gibi.
Bu kulaklar şahit, bilirim,
Kor bir acının çığlığı diniyor ötmelerde.
Yaram açılıyor sanırım,
Gözümde buğulu sahneler,
Dumanlı bir zamana renk katıyor.
Hiç ağlarken gülmemiştim oysa.

Boğazımda tarifsiz bir acı hepinizin bildiği.
Sözü farklı, özü farklı, sebebi farklı.
Matarama tatlılık geliyor.
Kalbimden kusuyorum bu kanı sanırım.
Kafamı uzatıyorum penceremden,
Hiç sabahı seyretmezdim oysa.

Bahçelerin rengi görünüyor.
Ağaçlar dokunuyor gözüme.
Toprakta takılı kalıyor aklım.
Doğanın türkülerini duyuyorum,
Boğuk kenti silerekten gözümde.
Geceyi silmezdim, hakikatim, zaman aralığım,
Geceydi.
Sabah olunca,
Hayal kapaklarım açılınca,
Yapraklarını seyrediyorum naif ağaçların.
Hiç ağaçların yeşil olduğunu,
Görmezdim oysa.

Karamsar ve dumanlı bir ışık iniyor bütün geceye.
Bulutlar gözüküyor tepemde,
Belirginlik savaşı veriyor yıldızlar.
Sabah oluyor sanırım.
Aklımda berrak sular var.
Ne kadar temiz bir acıdır bu,
Şafağın böyle denli masumluğu,
Hiç aklıma gelmemişti oysa.

Sabahla tanışıyorum.
Elini sıkıyorum gözlerimle.
Merhaba gözlerimdeki ışıltı,
Ben daha yeni doğuyorum.

Asırlık Zincir

İyiliklerden mahrûm,
Celladı aç fermana.
Sonsuzluğumun esiri,
Ölümün kalbime yazılmış,
İşitiyor fermanı cellat.
Ellerine bağlanan,
Asırlık zincirim, kayacak ellerinden.

Yaralı bir şüphe derinimde,
Benim titrek derinlerim,
Görmem papatyaların,
Hangi ay solduğunu.
Lâkin tarihin yazılacak,
Aklımın koyu demlerinde.

Kül fırtınası gönlümün bir yanı,
Yaralarım halinden bir haber.
Çevren sislere bürünür,
Bu kalabalık, bana bin beter.
Saklı gönül,
Sen, gönlümden bir haber.
Gözlerin tepelerde,
Güneş, gözlerinden geçer.

Böylece açılır gökyüzü,
Benden ayrı, her cennete.
Peşinde dolanacak,
Asırlık zincirim, ellerinden kayan.

Sıcaklar alnımda dirilir,
Gözlerim yerlere kayar.
Buzların yelleri eser benden,
Sallanan yaprağa kadar bilirsin sen.
Göğüs peydahlarken sonsuz,
Ayrılığın kasvetli gücüne,
Eritme,
Yaşlarım dâhi yanık yanaklarımı.

Sevmek İstiyorum

Affetmek istiyorum.
Kendimi öldürmemek için yarattığım sebepleri,
Gülmek için girdiğim ortamları,
Sevebilmek için yarattığım yalnızlığı,
Güvenebilmek için kendimi kandırışlarımı,
Affetmek istiyorum.

Edilemeyen intiharı,
Aklıma korkaklık olarak kazıyan kişileri,
Öldürmek istiyorum.
Her gün ölümün güzel düşünden uyandırıp,
Yüzüme sırıtan güneşten ayrılmak istiyorum.
Rüzgarları yavaşlatan,
Tüylerimi dikleştiren hafif rüzgarıyla,
Hiç umursamadığım somurtuşlarını ihtiyarların
Gözüme inatla değdiren,
Sokaktaki çocukların gülüşlerini dolduran kulaklarıma,
Ölüm hissinden,
Uzaklaşmak istiyorum.

Tutmak istiyorum elinden,
Bilerek kanamayacağını ellerimin.
Ölmek için verdiğim savaşların ganimetlerini,
Yaşamak umuduna devretmek istiyorum.
Beni yaşama bağlayan gözler için,
Gülüşüyle parlayan insanlıkları görebilmek için,
Acizliğini unutarak bir nefsin,
Sevmek istiyorum.

Bir sevmek istiyorum.
Duymadan kaygılarını,
Unutarak bu memleketin sorunlarını,
Yaşayabilecek kadar sevmek…
Dünya üzerinden silmek istiyorum,
Yanlış kararlarımın ağrılarını,
Ya da unutmak,
Sevince.

Yoruldum en boktan şarkıda üşümekten.
Kanamalara dayanamayacak ölgünlüğe vardı kalbim.
Hep bir paslı saçın gölgesini taşımaktan,
Bedenime verilen ruhun çatlamış damarlarından,
Yoruldum artık bu ağrıları taşımaktan.
Yaşadıkça sorumlusu olmaktan her ölümün,
Sevemedikçe yaralamaktan güzel gülen gülleri,
Yoruldum ben.

Bana bu sofradan kalkmayı öğret tanrım,
Ayıp olmasın diye yaşamak zorunda olmaktan,
Yoruldum.

Bana güldüğün zamanları hatırlıyorum.
Dudaklarının arasından yaşamın şarkılarını,
Kuşları göğe salacak güzellikte fısıldıyordun kulağıma.
Cennetin kokusunu son çektiğim zamandı içime.
Tutmak gibiydi yaralarını bu kentin.
Zor geliyor şimdi
Her tuttuğumda elini,
Yanması canımın.

Londra Yağmurları

Senin gözlerin yanaklarımda allıklar yaratır.
Londra’nın sırılsıklam kaldırımlarında,
Gözünden görürüm uzaklığımı.
O gülüşünün altında biriktirdiğin acıyı,
Londra yağmurları döker eteklerinden.
Allayan yüzümü sevimli gözlerinde,
Düşen her damlanın sesinde öldürürler.

Akşamdan çalar bitkinliğim.
Yorgunum, bilirsin.
Hayatında ölmenin yarasını siliyorum hala.
Ne giden gözlerinin acısını buldum cehennemde,
Ne de bakan gözlerinin güzelliğini cennette.
Tanrıya mağlup olmak yoruyor kibirli ruhumu.

Saçların uzanıyor burada topraklara.
Boynunda bir papatyanın çocuğu doğsa yadırgamazdı kimse.
Uzun uzun kalabilseydim keşke
Durduğunda akan kaderin elinde.
Başka bir günaha daha yenilmeden,
Londra’nın umarsız yağmurlarının altında,
Ömrümce öpmek isterdim gözlerinden; 
Geceye seninle olduğumu,
Ve rengini değiştirdiğimi dünyanın,
Elime dolunayın ışığını indiren bir kalemle,
Islak kaldırımlarında Londra’nın
Sokaklar boyu yaza yaza anlatmak seni…
Sen ölürsün,
Ben de ölürüm yazınca seni.

Bir Kız Çocuğu

Bazı günler görüyorum yaklaşan;
Cebimden cehennemi çıkarıp,
Kalbimi yanan ateşiyle doldurduğum,
Uzunca türküler çığırdığım,
Ve her soluğumda tenimden yaramı indiren.

Üzerimde bir leke görünüyor.
Şeffaf duygulardan alınmış tınısı,
Güne uyanışımı resmediyor zehir zembereğiyle.
Tırpanlarla dolaşıyorum en güzel yoncaları.
Ve dahası hep bir katil gibi değildim alırken canları.
Yanımda soluşu kimi gülün,
Benim suçum değildi.

Perdeler aralanıyordu sabahleyin,
Elimden tutan bir şehir vardı.
Yıllardır söylediğim şarkılara
Kimse kulak asmıyordu.
Unuttuğum sözleri bırakıyordum onlara.
Kimi tellerinde hayatın,
Yorgunluğunu bırakıyordum bu kaldırımların.

Yollarını açan bir bahar bekliyordum.
Temiz suratıyla gülebilecek bana.
Gülüşümü istiyordum geri.
Baharı tanımak istiyordum bu şehirde.
Gündüz gözüyle uçurumlarda oturarak,
Denizin üzerine serilmesini bekliyordum ayın.
Zamanın elinden bir kız çocuğu umuyordum.
Ahiret mecrasından bile alıp götüremeyecek sevgimi,
Bir kız çocuğu…

Adın Yağmurdu

Gece olsaydım üzerine serilip,
Ancak bu kadar yakışırdım toprağına.
Sustuğumuz şarkıların,
Yüreğimizden öptüğü sahneler olsaydı hatıralarımızda,
Dokunmaktan korkmazdı kalbim.
Sevmek,
Geceyi konduruyorsa bakışlarıma,
Sevilmek,
Hep gündüzün olurdu canım.

Özlerdim elbette,
Gülüşünle gözlerini harmanlayan cenneti.
Yürüdüğün o güzel sokaklarda,
Kokularını senin güzel kokuna karıştıran,
Baharları benim yerime seninle yaşayan
Çiçeklerin adı kardelen olurdu.
Adın yağardı göklerden,
Ben hep adının altında ıslanırdım.
Senin adın bir kere değdi mi kalemime,
İlk kez dinlerdi bu sayfalar yazdıklarımı.
Çünkü seni sevmenin,
Bir kudreti vardı kalemimin üzerinde, canım.

Şiir olsun artık bu kaygılarım.
Dağların eteklerine nehirler bırakan gözlerin,
Düşlerimde memleketimin kokusunu getiren ellerin,
Her yalnızlığımda kulaklarımı saran sesin,
Ve senin bu dünyaya güldüğün bir gün,
Artık şiir olsun ellerimden uzanan
Ve kanatlarına varacak olan.

Bırak yorgunluğunu kahpe yıllarının ardında.
Çünkü şiir olabilecek her şey,
Hayat başlatmaya yetiyor seninle bana.

Yaşamak Kalıntıları

Yaşaması zor silinen lekelerin boşluğunu.
Dertlerim, perdelerin ardında bırakanlardan gülüşlerini.
Tanrı tependen gülüyor gibi.
Ekini yoruyor yaşamanın.
Uzaklardan güneş doğuyor,
Bir manası kalmıyor günlerin.

Bir şey demek gelmiyor içimden hiçbir kadına.
Bir zamanlar o türküler yüreğimde,
Bağırta bağırta yakan,
Artık neredeler,
Aramak gelmiyor içimden.

Eskisi gibi değil gökte uçurtma beklemek;
Güneşin batışını izlemek.
Harlanacak bir alevin kölesi değilim artık.

Bir güzelliği kalmadı yaşamanın.
Kayaların taşrası,
Ve bu durgun suların aldığı birçok şey gözlerimden,
Yaramıyor artık vicdanımdaki korlara.

Aşksızlığın kadehi yıllardır içimden kalkan bu sofrada.
Bağrımda, gerisini kaldırabilecek bir bahar yaratmadı tanrı.