Yaşamak Kalıntıları

Yaşaması zor silinen lekelerin boşluğunu.
Dertlerim, perdelerin ardında bırakanlardan gülüşlerini.
Tanrı tependen gülüyor gibi.
Ekini yoruyor yaşamanın.
Uzaklardan güneş doğuyor,
Bir manası kalmıyor günlerin.

Bir şey demek gelmiyor içimden hiçbir kadına.
Bir zamanlar o türküler yüreğimde,
Bağırta bağırta yakan,
Artık neredeler,
Aramak gelmiyor içimden.

Eskisi gibi değil gökte uçurtma beklemek;
Güneşin batışını izlemek.
Harlanacak bir alevin kölesi değilim artık.

Bir güzelliği kalmadı yaşamanın.
Kayaların taşrası,
Ve bu durgun suların aldığı birçok şey gözlerimden,
Yaramıyor artık vicdanımdaki korlara.

Aşksızlığın kadehi yıllardır içimden kalkan bu sofrada.
Bağrımda, gerisini kaldırabilecek bir bahar yaratmadı tanrı.

Aynada Bir Süveyda

Bu güz yoncalarının peşinde,
Unuttuğu bir lahzada
Tam çekerken vücudunun her yerinden yarıkları,
Uzun solukları dizer gibi boğazına,
Sunulan gayretsiz bir armağanın,
Alnındaki perdeyi kaldırır gibi
Duygularını özlüyor o.

Güneşler uçuruyor bir mavinin üzerinden.
İçini kaplayan kanı,
Bir papatya beyazına kusuyor.
Gözlerini unutuyor uzun bir vaktin ağrısında.
Dünyanın üzerinden geçiyor yeni bir yaşın,
Ölüm kokan bağrında.
Güneşin gözlerinden öpen bir dostu,
Güneşin içinde cayır cayır yakıyor.
Bu hülya içinde,
Direnmek tutkusuyla yüzen teknenin
Üzerinde dilhun bir mektup olup,
Varamıyor hiçbir varına.

Yoruyor,
Elini açtırarak tanrıya seslenen süveydasını.
Sisli ve yorgun dalgalara bırakıyor bunca yıl gövdesini.
Denizin dağları aştığı bir coğrafyada,
Yükseklerden bırakıyor çehresini,
Kokusunu her yağmurda çevresine dolduran,
Mehlikasına.
Gündüzün aşkıyla doğuyor bu bahar gözleri.
O baharlarda,
Dağlar aşıyor denizlerin üzerinde bir güveşte.

Gökyüzünü açıyor bir elinde içkisiyle.
Kanadığı yerden fırlatıyor göğe,
Bir avuç toprağı.
O gün son defa,
Yağmurlara ölüyor yaşları:
O yârin ışığında,
Ölümünün bir anlamı olması umuduyla.

Herkül

Bir mevsim eksik doğuyor dünya.
Bir güneş eksik.
Bir çocuk unutuyor bu dünya,
Bir çöp tenekesinin yanında,
Kafası ezilmiş şekilde.
Hiç olmadığı kadar ağır oluyor kollarında.

Oyun oynarken ölüyor o çocuk.
Benzemiyor güzelliklerin onun varına.
Yaratamıyorsun onun mutluluğunu tanrım,
Hiçbir yarattığının yanında.
Ne mutluluğu,
Ne de acısı,
Benzemiyor hiçbir şarkıya.

Hafif bir yüreği vardı.
Gözlerini,
Anlatamıyordu yarattığın doğa.
Tek melodisini eslerden oluşturuyordu,
Kulağımın ardında bağıran bağlama.
Bana o çocuğu geri ver,
Yaşamak istemiyorum yarattığın dünyalarda.

Adın Yağmurdu

Gece olsaydım üzerine serilip,
Ancak bu kadar yakışırdım toprağına.
Sustuğumuz şarkıların,
Yüreğimizden öptüğü sahneler olsaydı hatıralarımızda,
Dokunmaktan korkmazdı kalbim.
Sevmek,
Geceyi konduruyorsa bakışlarıma,
Sevilmek,
Hep gündüzün olurdu canım.

Özlerdim elbette,
Gülüşünle gözlerini harmanlayan cenneti.
Yürüdüğün o güzel sokaklarda,
Kokularını senin güzel kokuna karıştıran,
Baharları benim yerime seninle yaşayan
Çiçeklerin adı kardelen olurdu.
Adın yağardı göklerden,
Ben hep adının altında ıslanırdım.
Senin adın bir kere değdi mi kalemime,
İlk kez dinlerdi bu sayfalar yazdıklarımı.
Çünkü seni sevmenin,
Bir kudreti vardı kalemimin üzerinde, canım.

Şiir olsun artık bu kaygılarım.
Dağların eteklerine nehirler bırakan gözlerin,
Düşlerimde memleketimin kokusunu getiren ellerin,
Her yalnızlığımda kulaklarımı saran sesin,
Ve senin bu dünyaya güldüğün bir gün,
Artık şiir olsun ellerimden uzanan
Ve kanatlarına varacak olan.

Bırak yorgunluğunu kahpe yıllarının ardında.
Çünkü şiir olabilecek her şey,
Hayat başlatmaya yetiyor seninle bana.

Tanrının Armağanı

Yukarılara baktıkça seni düşlüyorum.
Gözlerimin önüne pasaklı bulutlarını itiyorsun,
Ağladığını görüyor memleket.
Bahar canlandırıyor bir damla yaşın,
Ama sazıma da düşüyor senin içimi kanatan yaşın.

Tanrının bir armağanı olan gözlerinde,
Denizler ayrılıyor göklerden.
Denizin üzerine yazdığım bir şiir,
Mektup olduğunda,
Kokusu varıyor bana ellerinin.

Bir zamanlar güldüğün bu dünyada,
Sıraya diziliyor şu vakit mevsimler.
Saçına değen rüzgarın şarkıları,
Bütün kıyılarında dinleniyor İstanbul’un.
Gözlerin bu memlekette,
Bu coğrafyada,
Tanrının hep tek armağanı oluyor bana.

Şiirler yazıyorum kimi zaman güvercinlere benzeyen.
Senin ellerine bir gün varmalarını,
Ve Tanrının armağanını,
Bir ışıkla yeniden doldurmalarını bekliyorum.
O güzel kokunu taşıyan rüzgarlar,
Yeniden sen kokmasını sağlamalı şiirlerimin.

Bilmem duyuyor musun oralardan,
Yetişmeye hala devam eden yeni ozanları.
Hiçbir vakitte dindiremiyorlar,
Bu şarkıların seni sevdiğim kısımlarını.
Dinlediğin her şarkıda hatırladığını biliyordum,
Seni ne denli sevdiğimi.
Eğer dinlemeye devam ediyorsan hala oralardan,
Hatırlamaya da devam etmeni istiyorum,
Seni hala ne denli sevdiğimi.

Bir Kız Çocuğu

Bazı günler görüyorum yaklaşan;
Cebimden cehennemi çıkarıp,
Kalbimi yanan ateşiyle doldurduğum,
Uzunca türküler çığırdığım,
Ve her soluğumda tenimden yaramı indiren.

Üzerimde bir leke görünüyor.
Şeffaf duygulardan alınmış tınısı,
Güne uyanışımı resmediyor zehir zembereğiyle.
Tırpanlarla dolaşıyorum en güzel yoncaları.
Ve dahası hep bir katil gibi değildim alırken canları.
Yanımda soluşu kimi gülün,
Benim suçum değildi.

Perdeler aralanıyordu sabahleyin,
Elimden tutan bir şehir vardı.
Yıllardır söylediğim şarkılara
Kimse kulak asmıyordu.
Unuttuğum sözleri bırakıyordum onlara.
Kimi tellerinde hayatın,
Yorgunluğunu bırakıyordum bu kaldırımların.

Yollarını açan bir bahar bekliyordum.
Temiz suratıyla gülebilecek bana.
Gülüşümü istiyordum geri.
Baharı tanımak istiyordum bu şehirde.
Gündüz gözüyle uçurumlarda oturarak,
Denizin üzerine serilmesini bekliyordum ayın.
Zamanın elinden bir kız çocuğu umuyordum.
Ahiret mecrasından bile alıp götüremeyecek sevgimi,
Bir kız çocuğu…

Londra Yağmurları

Senin gözlerin yanaklarımda allıklar yaratır.
Londra’nın sırılsıklam kaldırımlarında,
Gözünden görürüm uzaklığımı.
O gülüşünün altında biriktirdiğin acıyı,
Londra yağmurları döker eteklerinden.
Allayan yüzümü sevimli gözlerinde,
Düşen her damlanın sesinde öldürürler.

Akşamdan çalar bitkinliğim.
Yorgunum, bilirsin.
Hayatında ölmenin yarasını siliyorum hala.
Ne giden gözlerinin acısını buldum cehennemde,
Ne de bakan gözlerinin güzelliğini cennette.
Tanrıya mağlup olmak yoruyor kibirli ruhumu.

Saçların uzanıyor burada topraklara.
Boynunda bir papatyanın çocuğu doğsa yadırgamazdı kimse.
Uzun uzun kalabilseydim keşke
Durduğunda akan kaderin elinde.
Başka bir günaha daha yenilmeden,
Londra’nın umarsız yağmurlarının altında,
Ömrümce öpmek isterdim gözlerinden; 
Geceye seninle olduğumu,
Ve rengini değiştirdiğimi dünyanın,
Elime dolunayın ışığını indiren bir kalemle,
Islak kaldırımlarında Londra’nın
Sokaklar boyu yaza yaza anlatmak seni…
Sen ölürsün,
Ben de ölürüm yazınca seni.

Son Sinema

Yağmurların şarkısına gök gürültüsü eşlik ediyor.
Uyanan zelzeleyi alıyor gözümün üzerinden.
Hayat,
Benden bağımsız bir şekilde akmaya devam ediyor.

Kıyılarda bıraktığım gençlik,
Bir tutam daha sönüyor.
Güneşin ışıklarında,
Olmayan kışı taşıyorum bağrımda.
Kendimi görmeyi bekliyorum
Dünyanın hala yanmadığı bu diyarda.

Bir meleği sevmiştim yalnızca.
Eksik etmiyor gibiydi tanrı, güzelliğini benden.
Üşüdüğümü öğrenmiştim zamansız.
Her rengini görmüştüm kanımın.
Hangi söze sığacağını aşkın
Bulamamıştım.
Ya yaşamdan yoksun kalmıştım,
Ya da kendimden.

Kirpiklerimin üzerinde birikmiş gibiydi,
Ezilen kalbimin ağrısı.
Bu yüzden bağlıydım tanrının yağmuruna;
Kırıklarından akıyordu kalbimin ağrısı canımın.

Ben ışığına yürüdüğümde,
Ardımda bırakıyordum onlarca yüzü,
Hep gülüp, hep üzüldüğüm sancılı anıları.
Gökkuşağının altında demlenen yüzüne,
Kusurlar ekliyordum bir türlü görmekten noksan olduğum.

Ölmediğimi anlıyordum
Boynundan duyunca papatyaları.
Arafıma, ölümle yaşamın arasına,
Bir de seni ekliyordum.
Çünkü sen,
Hayatımın ideallerine,
Yalan dolan masum hikayelerine,
Gözlerimin çıplaklığında kanların süzüldüğü,
Gecenin ahlaksız ayına,
Çocukluğumda düşürdüğüm,
Yollarımı zebanilerin çilingir sofralarına düşüren,
Aşkın,
Bu dünyadaki son sinemasını izlettiriyordun bana.

Aciz Fahişe

Güllerin içinden izliyordu savaşı.
Bir tarafında merhametin keskin baltası,
Bir tarafında gaddarlığın küçük bir papatyası vardı.
Ellerini güllerin içinde dolaştırdığında,
Yaralıların kalbi kanıyordu bu dünya üzerinde.
Sevmek geçemiyordu sevişmekten öteye.

Fahişe kolları ve dudaklarıyla varacaktı hükmün sehpasına.
Canında biliyordu haykırdığını bağlamaların,
Ama bir merhameti,
Dilenirken bekliyordu tanrıdan yalnızca.

Kafasını kaldırmış göğe,
Yıldızların içinde hep görmeyi düşünüyordu
Kalbinin aynasını.
Gülen gözler görüyordu benimle
Morarmış göz altlarından sıyrılan.
Dişlerinin arasında geçmişin yükünü,
Anlatamamaya tabi zorluklar biliyordu.

Şiirler istiyordu birtakım bulutlardan.
Şairden bir gönül borcu istiyordu.
Yazarlardan bekliyordu romanlarca sırf onu dolduracak güzelliği ve emeği.
Paçasındaki yalnızlık yerini prangaya bıraktığı zaman,
Benim bile sevesim geliyordu.
Ancak merhamet,
Benim dünyamda kesmişti gaddarlığın papatyalarını.
Tıpkı sevmenin,
Sevişmekten öteye geçtiği gibi.

Yadırganış

Çoğu şeyi aldılar.
Ellerimle tuttuğum hayallerimi aldılar,
Kapımı sonuna kadar açtığım yaşamın fedaları.
Birkaç hayalim vardı.
Yanımda bir o kadar adam, dost…
Aldılar.

Göğsümde sakladığım mermileri
Aldılar.
Hala hissettiğim soğukluğunu,
O kanımdan aldılar yaralarımı.
Öldürseler acımayacak canımı,
Bir yağmur tanesiyle yaktılar.

Şimdi dört yanımdan hissediyorum
Sıradanlığın getirdiği soğuk ölüm hissini.
Bakıldıkça eskiyen güllerin,
Bahar güzelliğini elinden alan tanrı,
Ne umutlarla yaşadıysam
Hepsini anlatma vaktin geldi bana.

İster eskimiş ceketimden al sıcaklığımı,
İster canımın en içinden.
Gözlerimdeki ışıltıların yerini,
Kanlara bırakmanın sebebini anlat bana.

Yaşamım boyunca kaçtım hep soğuklardan.
Kaldırmıyordu kandan ıslanan ceketim kar tanelerini.
Ellerimi toprağına her koyduğumda
Bir umudumu daha gömüyordum yanına.
Attığım çığlıkları unutuyorken ben,
Senin yanındaydım tanrım.
Bana bir şemsiye uzattığında ölmemek için,
Kolumu kaldıramayacak kadar yorgun
Ve gözlerimi açamayacak kadar yaşlıydım.
Yüklediğin mevsimlerin ağrısını,
Kaldıramıyor artık kireçli bacaklarım.

Tanrım,
Bakma kalıbıma.
Üfleseler ağlayacak gözlerimle,
Ya göğünde ararım seni,
Ya yerinde.
Her daim bilincinde yaşattın ölümü bana.
Hazırdım hep seninle buluşmaya.
Unuturdum ertesi günü hep.
Yaprak kıpırdatmayan rüzgarını tenimde,
Ağarmış saçlıların somurtuşlarını gözümde,
Bahar cıvıltısına benzeyen çocuk gülüşlerini kulaklarımda,
Yaşamak vakti dolunca bulurdum.
Seninle buluşmanın yüzüme ettiği tebessüme
Hep şahittim yalnız başıma.

Bir sahil kenarında,
Sevgiliyle buluşmayı bekler gibi,
Daima beklerdim,
Tutmasını ellerimi meleklerinin
Ve kavuşmayı sana.

Sevmek İstiyorum

Affetmek istiyorum.
Kendimi öldürmemek için yarattığım sebepleri,
Gülmek için girdiğim ortamları,
Sevebilmek için yarattığım yalnızlığı,
Güvenebilmek için kendimi kandırışlarımı,
Affetmek istiyorum.

Edilemeyen intiharı,
Aklıma korkaklık olarak kazıyan kişileri,
Öldürmek istiyorum.
Her gün ölümün güzel düşünden uyandırıp,
Yüzüme sırıtan güneşten ayrılmak istiyorum.
Rüzgarları yavaşlatan,
Tüylerimi dikleştiren hafif rüzgarıyla,
Hiç umursamadığım somurtuşlarını ihtiyarların
Gözüme inatla değdiren,
Sokaktaki çocukların gülüşlerini dolduran kulaklarıma,
Ölüm hissinden,
Uzaklaşmak istiyorum.

Tutmak istiyorum elinden,
Bilerek kanamayacağını ellerimin.
Ölmek için verdiğim savaşların ganimetlerini,
Yaşamak umuduna devretmek istiyorum.
Beni yaşama bağlayan gözler için,
Gülüşüyle parlayan insanlıkları görebilmek için,
Acizliğini unutarak bir nefsin,
Sevmek istiyorum.

Bir sevmek istiyorum.
Duymadan kaygılarını,
Unutarak bu memleketin sorunlarını,
Yaşayabilecek kadar sevmek…
Dünya üzerinden silmek istiyorum,
Yanlış kararlarımın ağrılarını,
Ya da unutmak,
Sevince.

Yoruldum en boktan şarkıda üşümekten.
Kanamalara dayanamayacak ölgünlüğe vardı kalbim.
Hep bir paslı saçın gölgesini taşımaktan,
Bedenime verilen ruhun çatlamış damarlarından,
Yoruldum artık bu ağrıları taşımaktan.
Yaşadıkça sorumlusu olmaktan her ölümün,
Sevemedikçe yaralamaktan güzel gülen gülleri,
Yoruldum ben.

Bana bu sofradan kalkmayı öğret tanrım,
Ayıp olmasın diye yaşamak zorunda olmaktan,
Yoruldum.

Bana güldüğün zamanları hatırlıyorum.
Dudaklarının arasından yaşamın şarkılarını,
Kuşları göğe salacak güzellikte fısıldıyordun kulağıma.
Cennetin kokusunu son çektiğim zamandı içime.
Tutmak gibiydi yaralarını bu kentin.
Zor geliyor şimdi
Her tuttuğumda elini,
Yanması canımın.

Sen Şiir Ol

Sen şiir ol.
Benim yıllarca yazmayı beklediğim bir şiir…
Ama bir gün,
Altında başka bir şairin imzası olan,
Okuduktan sonra da:
“Keşke ben yazsaydım.”
Dedirten bir şiir olma.

Sen şiir ol,
Yazayım bütün gençliğimi onlarca kıtayla.
Nasıl yoksa seni sevmenin kuralı ve yasası,
Kuralsız ve yasasız yazayım seni aynalarıma.
Okudukça seni,
Nasıl sevdiğimi hatırlayalım defalarca.
O sayfaların da gözlerinden öpeyim.

Sen şiir ol.
Konuşabildiğim bir dünyada,
İlk merhabam sen ol.
Ağlayabildiğim odalarda,
Bana alaycı bakmayan sen ol.
Güldüğümde zayıf gözükmeyeceğim bir sofrada,
Sebebim sen ol.

Sen şiir ol.
Ben cesedimi,
Mısralardan toprağa taşırım.
Ölü kalbimde yapraklarını döken gülleri,
Bir bir sana sökerim.

Sen şiir ol,
Bak gör o zaman içimdeki argınlığı.
Tek tek tanış bütün benliklerimle.
Hepsini selamla ve kaç şiirim varsa,
O kadar adamın sana olan aşkını oturup izle.
Altı yüz adamın,
Onlarca kez seni sevişine şahitlik et.

Sen roman ol,
Yaza yaza bir türlü bitiremediğim.
Geçtiğin sokakları sayfalarca anlattığım,
Tek bakışına dolup taşan kalbimi,
Sayfaların arasında yıllar geçirerek
Anlattığım bir roman…
Bir türlü noktasını koyamadığım
O saftan güzelliğine,
Bana bin sayfa daha yazdır.

Sen türkü ol.
Gözlerinin içinde sonbaharı yaşadığım,
Ve rüzgarlarıyla dolan saçlarında,
Bu mevsimdeki gözlerinin tadıyla,
Dilime tutulan bir türkü ol.

Bu öğlen vakitlerinin bile,
En güzel düşü,
Gözlerinin bitmeyen gülüşü.
Sonbaharın gözlerine resmedilişini,
Yaratan tanrıya,
Yeniden bin şükür benim adıma.
Hep bir mutluluk olsun içinde,
Hem senin, hem de benim adıma.

Sen ister şiir, ister roman, ister türkü ol,
Ellerimdeyken gül yüzün,
Tek şahısın bütün memleketimin.
Gülümsemenin,
Yarattığı depremleri
Benim ömrüme peydahla
Tam şuramda yetiştirdiğinin,
Ellerini koklayıp öpmesi dileğiyle,
Yıllarımı sana bırakıp,
İsminin başına bir şiir ekliyorum.

Bir Hikayesi

O hep beklerdi
Bir gün olurda yaşarım diye
Hakimin kalemi kırıldı kırılalı
Bu gökten şimşek vuruldu vurulalı
Hep beklerdi.

Önünde bir sögüt
Duman olurdu.
Görürdü dünyayı.
Sevdiği mezardı.
Üzerinde bir yolluk
İçindeyse son beyazı.

Hep beklerdi bulutlardan,
Mey cığlıklarını.
Sadakatin çiçeğinden
Aşk sarkılarını,
Taşların yolculuğuna çıkan
Kireçli sulari,
Gülüşüyle gülümseten
Merhum sevgilisini,
Hep beklerdi.

Biten yağmurun kalıntılarını bulurdu
Meşe yapraklarında.
Hatırlardı gördüğü denizlerin
Gereksizliğini.
Dudaklarının arasından dumanlar çıkarırdı
Ve anlardı bulutlara yakınlığını.
Söylediği türkülerde,
Ölmediği günlerin acısı vardı.

Kemal Ağabey

Yaprak kıpırtadan gülüşüyle Kemal Ağabey
Bir çocukluğu anımsatır gibi,
Bu hüsran yollarını
Yormuyordu bizimle.

Acizliğin tohumları
Çiçek açıyordu avuçlarında,
Koklamıyordu yapraklarını
Bizler gibi.

Yalnızlığın ellerinden tutmuş ruhunda
Çocukluğun en masum yadırganışıydı,
Gülüşü.
Cebindeki anahtarların şakırdayışı,
Sırtındaki yükün
Tatlı yorgunluğunu anlatıyordu.

Elimdeki taşı bırakıp,
Kucak dolusu sarılmaları özlediğim,
Nadir anların meşalesi gibi aydınlandı Kalbimin,
Ve çocukluğumun yanıbaşında.

Urganların elinden boynumun kurtulduğu,
O aşkla çıktığım tren yolculukları,
Ve hüsran yollarını yorduğum
Dokunaklı mektuplar arasında,
Sesimin ilk defa çıktığı bir gülüşle,
Yudumluyordu çayını
Kemal ağabey.

Mağluplar Sokağı

İki yol…
Birinde sen yürüyorsun alel acele adımlarla,
Birinde ben boşu boşuna.
Kalbinin acıdığı zamanlar,
Sanırım çok geride kaldı.
Ya da artık çocuk değilsin
Beni sevecek kadar.
Çünkü
Kokun huzur yaratmaktan
Vazgeçmiş İstanbul sokaklarında.
Yani bu demek oluyor ki,
Sen kaybetmişsin.
Yani yeni bir hiçkimse…

Hala aynı bu şehir benim sokağımdan.
Evler hala bildiğin gibi
Kara kara giyiniyor.
Sokağımdaki beti benzi atık toprak,
Hala senin sokağındaki çiçekleri gözlüyor
Uzaktan uzağa.
Farkediyorum,
Ama kavuşturmak sevenleri,
İçimden gelmiyor.

Şehirlerce uzaktın sen o sokakta yürürken.
İzlerdim seni evimin ücra bir penceresinden.
Şimdi başka bir kıtaya taşınmış gibisin.
Terkedilmiş ve unutulmuş sokağımda,
Devlette olmasa kalırım öyle iyice.
Sağolsun.
Oysa senin sokağında hiç istemediğim,
Ama özendiğim kalabalıkların var.

Uzunca yol katedecek bir trende,
Bir koltuk beklercesine ayakta gibiyim yıllarca.
Sen bazen,
Elini tutuyorsun hiçkimselerin.
Pervazına her ay yeni bir çiçek bırakıyorsun.
Yaşıyorsun,
Ama bu sokakta da yaşam olduğunu,
Hiç bilmiyorsun.
Komşularından duyuyorsun her ay,
Burada birtakım insanların öldüğünü.
Ama o insanların ben olduğumu bilmiyorsun.

Mavi Rüzgarlar

Geldi aklıma zampara tarafım.
İtliği atmamışken cinaslı kalbimden,
Doğanın yeşiline bakmayı diledim.
Tuttum estiği gibi başımdan,
Artık her sözünde delip geçen rüzgarı.
Yeşilin değildi bana dünyayı sardıran.
Gülüşünle maviler doğardı içimdeki yer yüzüne.

Kalmıştı bir çocuk tarafım.
Belki gülseydi bana,
Belki tutsaydı elimden
Atacaktım körpe yaraları.
Belki baksaydı gözüme,
Anlasaydı,
Sevseydi,
Mecnun olacaktım.

Yahut bu dalgıçlar inemeden uzaklardaki gönlüne,
Boğulup gittiler.
Bittiler.

Larina

 

Hayat bazen acımasız Larina.
Merhum sevgilisinin ardından
Şakıyan bülbüllere denk gelirsin sokaklarda.
Güzün güzelliğini
Çiçeklerden çıkaran mevsimlerin,
Yağmuruna tutulursun,
Yüreğin cayır cayır yandığında.

Hayat acımasız Larina.
Yolumuza güzellik katan
Günlük güneşlik dağlarda,
Bizim nasıl öldüğümüzü hatırla.
Kalıntılarımızı fotoğraflardan topladıkça,
Aklımızın bir köşesine sinen anıları,
Bir kere daha hatırla.

Hayatın acımasızlığı,
Seninle güzeldi Larina.
Üzerimize insanlığın buharlaşan acıları,
Bir bir yağardı bulutlardan.
Ve sen Larina,
Gülüşünle güldürürdün içimdeki güneşi.

Bazen nereden başladığımı unutuyorum.
Önce zamanda mı kavrulmam gerekti
Bir kere daha gülebilmen için,
Yoksa,
Yeniden bir kış sabahında,
Memleketimden getirdiğim çayı demlerken,
Isınan gözlerinden mi öpmeliydim.
Larina,
Hayat gerçekten acımasız.

Bu hayatı acımasız kılan şeylerden önce,
Hep haksızdım Larina.
Toprak kadar güzelsin derken,
Toprağa karışmanı,
Gülüşünü solduracak görüntülerden,
Uzak kaçmanın yollarını ararken,
Mezar taşını,
Hesap etmemiştim.

Hayat,
Seni benden kopardıkça,
Acımasızlaştı Larina.
Bir insan sesinin yandığını,
Ben ilk kez
Kendi türkülerimde duydum Larina.
Ve daima bekledim.
İçimdeki güneşi güldürecek,
Bir senin gülüşün vardı.
Larina…

 

Gökkuşağı

Kırmızıdan bir kıyafetti üzerindeki.
Ellerinin acısını uzaklardan hisseden çoktu.
Kaç mevsimdir üzerindeydi bilinmez kıyafeti.
O parıldak aynasını,
O güneş
Başaramamıştı eskitmeyi.

Aldan dolu ne yanakları vardı güz getiren.
Gençlerin eline bağlama tutuşturulduğu dönemlerde,
Gidilemeyen bir çöplüğün tek sebebiydi.
O saçlarının güzel kokusuyla,
Doldurulan son güzel yüreklerdendik.
Kiminin dilinde türküler,
Kiminin elinde kalemler vardı,
Sırf ona adanan şiirler içindi.

Gökkuşağı yoktu o dönemlerde bizde.
Ama gökkuşağına bir gün rastlamak,
Onun bu sokaklarda yürüdüğünü görmekle,
Birebirdi.
Kıyafetleri hep eskimişti ama,
Kulağına bir papatya taktığında,
Mahallemizin bazı delikanlıları,
Ressam kesilivermişti.
İşte o papatya,
Gökkuşağından daha önemliydi.

Sokaklardan ayrılmayan sebeplerimiz vardı.
Büyümemiş kalbimizin içine gömdüğümüz sevdaların,
İlkiydi.
Kuşlar uçuyorsa var gibiydi bir sebebi.
Cennet ananın gülüşü hep ilaç gibiydi.
Hele birde görmek onu,
Çocukluğumuzun tek mutluluğuydu.
Yıllardır değişmeyen pabucunun seslerini,
Daha girmeden sokağa tanır,
Ve karnımızdaki kelebeklerin ötüşüne
Sağır olurduk.

Hastalığına yenik düşüp gittiğinde,
Minik kalplerimiz ilk acısını sırtlamıştı.
O gün dünyanın değiştiği kilit noktaydı.
Ne birdaha çocuklar yetişti,
Ne de birisi eline bağlama aldı.
Hiçbir şiirin yüzü birdaha gülmedi.
Bir ay sonra gökkuşağı geldi mahalleye ama,
Hiç bir çocuğun umrunda olmadı.

Bazı Sabahlara Buradan Merhaba

 

Bazı sabahlara buradan merhaba.
Gövdemdeki soğuk esintinin sanatçısı,
Yalnız uyanıyor olabilir mi ?
Kahvaltısında tek midir çay bardağı ?
Askısındaki koku,
Bıraktığım gibi,
Kendisine mi aittir ?
Odasının perdelerini kendisi mi aralıyordur ?
Beni düşünüyor mudur ?

Güneşi doğuran sokağımdaki veletlerin,
“Ağabey, yenge geliyor.” Diye koşuşları,
Bugünlerde bir şeyler kırıyor.
Hazırladığım kahvaltıların kokusu,
Sıcak simitlerini kaybettikçe,
Güzel gelmiyor.

Bazı sabahlara buradan merhaba.
Hastalıklı gözlerimi bıraktım bugün.
Başıma bir bela aldım.
Kendimi bir sobada cayır cayır yaktım,
Ve hiçbir yerimden,
Tek bir güzel koku gelmedi.
Sigaraya ilk başladığım zamanlar,
Güneşleri öperdim dudaklarımla.
Elimiyse dolunayın beline dolardım.
Her şey için zaten çok geçmiş.
Bugün gözlerimin hastalığına,
Bir açalya da ben gömeyim.
Ama önce bir sigara,
Büyük bir sigara lazım.

Sen Öldürmeye Devam Et

Beni de seviyorlardı.
Ben değildim yaşlarını akıtan aynaya bakıpta.
O derin süzgeçlerinde kalbin,
Saçlarının akını kanatan ben değildim.
Yukarıda bir gök vardı beni kısıtlayan.

Bulutlarını yollardı vicdanımdaki aşkı susturmaya.
O ürkek yağmur damlalarının acıttığı yıllardaydım.
Önümde hep mutlu insanlar vardı,
Geçemezdim.
Görmezdim kollarını defalarca açtığını bu ızdırabın.
Hayatıma façalar çekerdım son aldığım gül sapıyla.
Tepemde durmadan giden bir vakit,
Çalkalayıp dururdu hayalden dolu midemi.
İğrençlik değil,
Umudumu kusardım ölesiye.

Şöminem vardı.
Döktüğüm yaşları fotoğrafladığım,
İçki şişeleri,
Ailemin tek portresi gibi duruyordu üzerinde.
En acı anımda sana bakmaktan hoşlanırdım.
Isınmış ve allaşmış yüzün,
Dudaklarıma her değdiğinde,
Sayamazdım yüreğimin titreyişlerini.

Avucuma yerleştirdiğin o cılız ve etsiz ellerinde,
Şarkılar söyleyen kadınlar istiyordum.
Değeceklermiş gibi yüreğime ellerinden,
Sesiyle uyutan ve gönlümde kazıta kazıta
Manolyalar devirenler.
Son gülüşümü kırdıklarında anlamıştım,
Özüme devrildiğini bu kahrolası bağrımın.
Efkarı kalite adamların,
Bu anason kokulu duraklarında,
Elimde bir damla yaşla bekliyorum.
Belki bir otobüs değil beni götürecek buradan ama,
Bir yağmur kaybettirecektir,
Yıllardır akıttığım tek yaşı.

Vardır seni de öldürenler benim gibi.
Ya da seni de öldürecekler beni öldürdüğün gibi.
Bana benze,
Vaktini herkesten gizlediğin o yaşı,
Silmekle harca.
Yanağından götürdüğün o yaşı da,
Benim gibi eline göm
Ve her baktığında eline,
Dünmüş gibi hatırla başka derdin yokmuş gibi.
Ölmek için çok papatyasın sevdiğim.
Sen öldürmeye devam et.

Pervazımda Soldular

Uzak dur.
Seyrimde hep yanan bir zeplin durur.
Bulutlara demir atarak,
Yıkıldığım bir yaşamın yağmurunu tutar ellerim.
Zambak kokar etrafım.
Dünde kaldıklarım,
Gelmeyenlerindir.

Uzak dur canımdan.
İçimdeki hançerin kaç dişi olduğunu bilemezsin.
Kabusumdan bir ölümü uyandır.
Uyandır ve ağaran ömrümün üzerine sal artık.
Bir filiz atarken ağarmak,
Bu yaşamın ta kendisidir.
Leş kokan hastalıkların altında ezilme vaktim,
Gelmiştir.

Beni de vurun artık.
Görün gözümden düşen cam kırıklarını.
Yaş yollarımın kana boğulması için,
Sana ağlamam gerekmez.
Üflemekle yetin elini kaldırmadan önce,
Devrildiğimi bizzat kendin gör.
Benim dünyamdaki ahşapların,
Rengi solalı çok oldu.
Eğer bir gün ziyarete kalkarsan,
Gel de bu halime bir bak.

Değilim genç falan ölmek için.
Benim ne farkım var şu mezarlıklarda yatanlardan.
Ne suçum var da onların mutluluğunu uzaktan,
Çok uzaktan izliyorum?
Saç tellerimi görüyor musun?
Hangisinden kan akmadığını ben bulamıyorum.
Kaç tane aynada yabancı olduğunu görürsün?
Ben ceketimi hevesle almıştım bir zamanlar.
Binbir türlü ruhun ruju üzerinde şimdi.
Gelirken yolmayı unutma canımı.


Yorgunluğuma bir baston yaptır dedeciğim.
Üzerimdeki paltoları çekip koy bir taraflara.
Dal olsam kanamaktan vazgeçmeyeceğim.
Beni bu dünyadan uzak tut.
Şu döşümde gördüğün yaraları,
Ziyaretlere batır batır ama çıkartma.
Bulutlardan yağmuru görmeyeli,
Ben ömrümü yitirdiğim kadar oldu.
Islanmak ne zaman olduysa beni titreten,
O zamandan beri yak ayaklarımı.
Bak,
Bak,
Bak !
Görüyor musun ellerimi ?

Arkanı dönünce gidebileceğini mi sandın ey zavallı ?
Gözlerini yumunca görmeyecek misin gömdüklerimi ?
Uzunca köprülerden asırlardır geçen müslümanlara,
Hiç sordun mu gitmenin hazzını ?
Bak orada tanrı duruyor kolları façalı.
Zihninde planlar dönüyor bu dünyayla alakalı.
Beni o plandan çıkar.
Üzerinde dönüp dolaşan sesimi,
Soluğumu,
Kes.

Bende istiyorum gözümü yumunca kaybolmayı.
Ocak aylarının vücut ısımla bir olmasını,
Boynumdaki urganla sallanırken yaşamayı çocukluğumu,
Sevince acımamasını canımın,
Uzaklara dalıp dalıp giderken,
Bulutlarla süzülmeyi göklerde,
Yerin altındaki cennetle,
Cennet olmayı,
Bende istiyorum.

Ettiğim zulümlere karşı,
Beni ödüllendir bu hayat içinde.
Korkulası suratıma bakir sevinçler getir.
Gülmemi isteyen birileri vardır belki,
Benim yerime,
Onların ellerinden tut.

Benim yerime haberler yolla bahara.
Günü güneş gibi zehirlerle ağırlasın.
Ölümlerin yalınlığında adımı zikret.
Bu dağın yıkılışlarına şahit olmasın annem.
Ben öldükten sonra da,
Açsın çiçekleri.

Bir pervaz dileğidir,
Güzel geçsin sokağın insanları.
Hikayeler sığdıracak gülüşler kopsun dışarıda.
Mutsuzlukla mutlu olunacaksa,
Bu güneşi o sokağa da çevir.
Bir pervaz dileği de olsun,
Sokakta,
Bomboş uzanan cesedimden,
Göz göze gelmek benimle.
Yaşamın kırlarını,
Ben ağartalı,
Soluk renklerin içinden sıyrılamadım.
Ben meskenime,
Ne yaptıysam yaşamı konduramadım.

Görüşelim,
Mekan senin olsun Kadıköy’e benzeyen.
Yaşamdan bağımsız bankların birinde,
Yavaş yavaş çek bedenimden ruhumu.
Son kez değdiğini rüzgarın saçıma,
Keyifle seyredeyim.

Yansıma

Bak evlat,
Sen sapkın sallanan mızrakların arasında doğdun.
O bebe halinin kanı her mızrağın gövdesindeydi.
Üzerine dikenli gül sapları bırakıldı.
Demir kokulu kanını hep saçtın ananın kollarına.
Ölmek nedir bilmedin.
Hep güzel kuşları kondurdun kel başına.
Şarkılar söyledin beraberce pervazlarda.
Sendin bu bilmeden yar diye çığıran sokakta.
Bir akıttığın kandan,
Bir de kanatan gülden,
Bırakmadın kırmızının yakasını.

Hiç görmedin adının bile ne kadar uzak olduğunu
Şiirden.
Anlatıp durdun bitkinin kırışıklığını
Ve kuşağın aşkını toprağa.
Ziyafeti vardı gözünde doğanın aşkının.
Ancak en çok aldan yaratırdın aşkını.
Solun hep cebinde gezerdin.
Egona hiç kıymayarak,
Sayısız kadınla doldururdun o cebi.
Arzuladığın kanlardan ötürü hep uzaklarda yaşardın.
Bir kez olsun aynaya bakıp çıkartmadın gamzeni.
Yakınacak bir tokluğu yaşamadın.

Tuttuğun her yakadan sıçrayan kırmızıyla
Doyurdun gözlerini.
Atmadın hiç kanlı gömleklerini.
Sağ elindeki yarıkları,
Uzun uzun izlerdin yerine manzaraların.
Bir bıçağın insan vücuduna su gibi girdiğini
Defalarca bildiğinden beri,
Korkular yaşadın atmaktan bıçağını.
Ama asla kana doymadın.

Gülümsemeyi öğrendin yıllar sonra.
Adının şiirlerden uzak olduğunu,
Yar diye çığırışlarının,
Bir çift gözde renk bulduğunu,
Yıllar sonra öğrendin.
İçinde kalan merhamet damlalarının,
Beden bulmuş hali duruyordu karşında.
Acımadan kalbine aldın.
Haddineymiş gibi sevmeyi,
Kendine bir hal edindin.

Zamanla sezdin dünyanın çeperinin,
Yar gülüşüne sığamadığını.
Elinden daha iyi bir manzarayı,
Dakikalarca seyrettiğin gözlerde anladın.
Ve sen sayısız kadından sonra,
Tek bir kadınla adam olmayı,
Ölmeye yakınken öğrendin.
Dert etme günahlarını.
Vakti geldiğinde,
Gülümseyerek ölmenin hazzını,
Kendine has doğanın kollarında tadacaksın.
O yare baktıkça,
Bırakma gülümsemeyi.

Gözlerin Beni Her Gün Öpebilir

Uykuların var olduğu mevsimlere,
Farklı duyguları kattığında
Güneşi yuvama doğuracağını da
Anlamıştım.
Ya okyanusların maviliğinden çıkıyordu
Ellerin hayatıma,
Ya da göklerin.

Seni bu ağaçlar ela iken sevmiştim.
Gözlerine utanmadan benzeyenlerin,
Ve avucuma serinliğini bırakan,
O hep hayatımın bir köşesinde
Saklı kalacak yağmurun arasında bir hüsrandım.

Yüreğime değmenin yolunu,
Her koşulun şerrinden,
Yüzümü güldürürken bulurdun sen.
Parmaklarını yüzümde gezdiriyorken,
Yaralarımın acımasızlığını hissediyordun.
Ellerimi her tutuşunda,
Değmesin dikişlerime diye
Uzaklardaydı daima parmakların.
Pencerende koparılan güllerin efendisi,
Dudaklarının solgunluğunu döküyordu bu kente.
Çünkü yaralarımdan öpüyordun sen.
Ve ardından sulanmış gözler bırakıyordun,
Güneşin bugünü bitiren ışıklarına.

Ellerinde bir deste çiçekle,
Çocuklar koşuyordu.
Yaşamak istiyordum o çocukların
Varacağı yerleri seninle.
Sonra dönüp sana,
Şarkılar söylemeye geliyordum.
Lakin dilimde hep bir derdin dikişi vardı.
Bayılana kadar bağıramamamın yoktu tesellisi,
Ve hiç olmadı, her biri.

Benimle şarkılar söylemeyecektin hiçbir zaman.
Parıldayan gözlerle bakmayacaktın hayatıma.
Ama uzun uzun yazılan şiirlerin bazı yerlerinde,
Seni nasıl sevdiğimi görebilecektin.
Ve o şiirlerin nasıl yazıldığını,
Bir gün anlayabilecektin.

Belki de yağan yağmurların arasından
Bir tek sen görecektin gözümün yaşını.
Avuçlarını yanaklarıma doğru açtığında
Yalnızlığa ilk kez dokunabilmenin duygusunu tadabilecektin.

Uzak diyarların sazını çaldıklarında,
Benim için kanayan sözlerin
Ellerinde dağılan papatya yapraklarına döndüğünü,
Bilecektin.

Ölmek için verdiğim kavgaların,
Her gün ki galibiyeti sabah 5 uykusuna dönünce,
Sevmiştim öldüğüm her günü.
Defalardır yolcusu olmuştum bu yolun.
Usanmazdım bir cam kenarından,
Tatmayı paslanmış duyguları.
Boşuna değildi.
Ölmek, erişilmesi gereken bir duyguydu.

Ölmenin hayatıma kattığı uzantıları
Bir bir yaşarken,
Düşünmek yoluma beyaz tokasıyla bir kuşun konacağını,
Aklın alabileceği bir şey değildi.

Bir gün arkamda bırakıp kavgaları,
Yanına geleceğimi,
Ve elinden içtiğim çayda,
Babamı göreceğimi bilseydim,
Sıktığım yumruklardan vazgeçebilirdim.

Vaktin hor görüldüğü bu cümbüşte,
Işığın gülemediği yerlerde,
Silemiyorken ellerimle yüzümü,
Tepemde hep şerlerin günlüğünü tutan,
Paslı ve ölgün unutmamaklar vardı.
Bundandı yıllardır çektiğim kahır.

Anlıyorum artık,
Anlamadığını da anlıyorum.
Boşver,
Susalım.
Nedenini soracak olursan,
Gözlerin,
Beni her gün öpebilir.

Yakının Noksanlığı

Seninle ilelebet iki gözün ırağı kadar olacağız.
Mesafemizde uçurumlar kopacak,
Bir dala hasret kalacağız.
Kestiğim dilim yüzünden,
Bir uçuruma ömrümü sürgün edeceğim.
Düşüşlerim olacak,
Gözlerinin derininden derinine bekleten uçurumlarından.
Kollarımın güçsüzlüğünden,
Bir daha olamayacağım gözlerini diktiğin yerlerde.
Aşağı bakacaksın göz ucunla,
Kalbimi görmek istercesine.
Biz işte bu kadar olacağız birbirimize.
Seninle ilelebet,
İki gözün ırağı kadar…

Mutluluğun İntikamı

Dünlerden kalma bir kalple,
Yarınlardan mahrum bir biçim…
Özgürlüğün acıttığı kısrak noktada,
Bugünün can sancısı…
Ürkek kükremelerle,
Yiğit mecnunların yolunun başlangıcı…
İştah kesen düğümlerle,
Dudakları büken sevdam…
Mutluluğun intikamı,
Enkazımı seyret !

Seyret canıma saplanan mevsimleri !
Kudurduğum acının ardındaki
Dinginliğimi seyret !
Seyret ötemdeki gülün vazgeçişini bahardan,
Ve seyret buhrandaki yuvamı !
Gülen insanların kokusunu
Duymama yardım et.

Doğuyorum

Yaşamak için güzel bir yolun yolcusu oldum.
Aynı türkülerin yükünü diyarlarca taşıdım.
Acıyla bekledim bir medeti.
Acıyla umdum olmayacağını bile bile.
Yaşamak için güzel bir umut aradım, durdum.

Bilmediğim bir memleketten,
Gurbet elinin sedasını duydum.
Nasıl bakar, bilmem.
Nasıl güler, bilmem.
Gözleri ne anlatır, bilmem.
Merak rüzgarları altında
Eğilip bükülen bir hal oldum.

Bomboş yüreğimde,
Yankılanıp durdu düşüncelerim.
Konuştuğu kadar var mıdır yüreğinde,
Galata’nın ekmek kokan manzarası?
Sebebi olduğu şiirlerden var mıdır haberi?
Sesinde sakladığı şehveti, masumiyeti
Bakınca gözlerine duyabilir miyim?

Nidalar tadıyorum önemli hislerden.
Berrak bir hayattaki,
Dinlenilen şarkıları değiştiriyorum.
İlk aldığım kalemi denedim,
Ve bir yüreğe kelam ediyorum.
Umduğum olsa da insanoğlu,
Yarında vardır sevdanın kokusu.

Yağmurlu Bir Rüyaya Uyanmak

Yağmur,
Elinden tutup çocuğunla dolaştığın bir yer olmalıdır.
Geceleri yağmurun yağdığı yollarda,
Bilmediğin sokaklara düşerse yolun,
Binbir damla dolaşır boşluğunda.
Yağmur değince benim aklıma,
Annemin gözleri gelir;
Ne olduğu belirsiz o girdap gözleri.

Rüya,
Gerçek bir dünyadadır yaşamadığın.
Geçmiş rüyanı orada hatırladığın,
Ve hatırlarken buradaki gibi efkar yaptığın bir dünya.
Yağmuru yağdırır tanrı rüyana.
Yağmur,
Babanın elinden tutmak istediği yerdir.

Rüya,
Gençken sevdiğin kızla,
Romörkte karşılıklı oturduğun bir yerdir.
Sen bir kurside otururken o ise,
Yaslamıştır sırtını romörkun tahtalarına.
Ve bu senin gülümseyerek uyanmana yeterdir.
Sana bu mutluluğu verirken katlayıp birden,
Çocukluğunda annenle
Yağmurda koşuşturduğun bir ana götürebilir,
Veya o romörkle o kızcağızı ezedebilir.
Ben burada hiç koşmadım yağmurda annemle.

Yağmur,
Çocukluğundaki oyuncakların var olduğu bir dünya kadar
Saflaştıracak kuvvete sahiptir ağır duygularını.
Üzüldüğün hikayelere bir olgu,
Bir huzur katar.
Sesinde çürüttüğ0n o muhteşem şarkılar,
Senin sesinden güzel gelebilir insan yüreğine.
Sadece gözlerinden yaş gelmediğini,
Öğrenebilirsin.

Yağmur,
Babanın elinden tutmak istediği yerdir.

Nedenler

Ben kimseden,
Güzel gülmesini istemedim.
Ya da çiçek açtıracak bir ışıltıyla,
Gözlerime bakmasını,
Hiç beklemedim.
Aynaların karardığını farkettikçe,
Nedenini anladım.

Güzel kavramını dilime alırken yutkunuşum,
Bundan ibaretmiş.
Ben gelince,
Boynunu büken aynalar,
Ben geçince solan papatyalar,
Sevdikçe kaçan köpekler,
Yürüdüğüm yollardan ayrılan insanlar,
Nedenlerini anlayabiliyorum.

Yaşlarımı kanattıran çirkinlik,
Tenime kazınmış örseleye örseleye..
Vicdanımda hep bir durgunluk var,
Yere, göğe ve güzel her şeye…

Kadıköy vapurları,
Martısız kalır Eminönü seferlerimde.
Kız kulesi seyircisiz kalır
Üsküdar gezintilerimde.
Kalbimin üzerindeki baruta,
Bir gün bir ateş de sen çakıver Galata.
15’deki Gelibolu’nun kokusunu,
Duyabiliyorum üzerimde.

Bir manzaraya küskünüm.
Yollarını yalandan yürüyorum.
Bir güzellik gibi hissetmek için,
Uzaktan bakan birine,
Manzaradanmışım gibi duruyorum orada.
Nedenini
Anlıyor musun ?

İzsiz Nallar

Kahırlara sonsuz duyulacak merhem,
Gözlerde buğulanmış küçük su damlaları,
Yeter mi bahtın izlerini sarsan,
Kervan dolu nalların,
Toprak altında da duyulacak merhamete,
Şahit olması için.

Yolları gözlüyor görünümü kirli ağaç dalları,
Dili olaydı,
Lazım olur muydu
İzlerimi silip atan nalların şahitliği.
Benden geçen nalların izlerini,
Arkadan silip süpüren kimdi
Ey ağaç dalları ?
Üstümden geçen rüzgarların
Yok edemediği dünyada,
O nalları ilerleten sahi, kimdi ?

Kimdi silen beni,
Geçmişimin yeşerttiği çimenlerden ?
Kimdi acımayan,
Ay ışığına kurban verdiğim açalyanın cesedine ?
Farkı var bugünlerde,
Ezilip geçilmelerin.
Nankör terasların kurbanı mıdır tüten sigaralar ?
Fırlatılmak yükseklerden, yerlere,
Ahlakın kabulü müdür ?

Zirâ tek başına kalmış yol yorgunu birinin,
Boynu yanık kalır bu yollarda.
Kavuran sıcakların altında,
Şarkılar söyleyen kızlardır serabı.
İnanmak ahlakların var olduğuna,
Beni kurtaracak mıdır bu yoldan ?
İzleri silenler var oldukça,
Kim için direneceğim o vakit ?

Üzerimden geçmeden kalabalık kervanların nalları,
Sağlamlaştıracağım artık törpülenmiş izlerimi.
Yoksa,
Kalmayacak yaşamın anlamı.

Ben Kayboldum

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Meşelerin gövdesindeki resimleri,
Dokundukça hissedemeyen ellerim var.
Püfürce esen rüzgarın yorduğu,
Buhranlı saatlerde
Sorumsuz tik tak benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Akarsuların renklendirdiği toprağın,
Bastıkça varına inanmayan ayaklarım var.
Serserice ettiğim küfürlerin,
Kızgın dünyasında
Durulan zaman benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Saçların tanesinde akların hikayesini,
Duydukça sıkılan ağarmış bir canım var.
Yol üzerindeki memleketlerin,
Dolu dizgin havasında
Kaybolan hüsran benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Adet gereği sorulan halin,
Vurgun yemiş evresindeyim.
İyiyimlerin ardında saklanıp,
Dökülen hasarlı yaşın
Yüzde bıraktığı benim.

Buradan ben de ölür giderim bir gün.
Yokun mahcupluğunda bir ömür,
Türküler çığırırım yıkılarak.
Kasvetin ortasında ciğersiz buluta karşı,
Ezgisiz bir yağmurda
Ağlayan benim.

Bazı Acıların Hikayesi

Bazı acıların hikayesi,
Yanımızdan geçen amcaların,
Ağarmış sakallarının hüsran bekçisi…
Köşelerde oturan dostlarımızın,
Şarabındaki uğultunun senfonisi…
Bıyıkları terleyen delikanlımın,
Uykusunun maraz varisi…
Elindeki sigaranın,
Tezden ölüm diye inleyişi…

Yakın aşkların bir sonu,
Bu denizde cesedin yoğunluğu.
Ve uzak aşkların bir marifeti,
Gözdeki miyobun tedavisi.

Bazı acıların hikayesi,
İnsanlığın güzel evladı…

Aç kulaklarını,
Ve bu masaya sende savur yüreğini.
Türkülerime bir ağıtta sen kat.
Leş asırların içinde,
Bir mum da sen yak.

Son Naif

Kadehler dolusu kalp ağrıları
Geçmiş boğazımdan kavurarak.
Dermanım meçhul iken,
Feryadım ıslah olmuş kesik dilimde.

Dünden bugüne sıkmışım dişimi.
İlkini yalnız boylamaktansa,
İkinci mağlubu çekmişim bedenime.
Güzelliğin son gününde,
Milyonlarca kar tanesini yutmuşum.
Minarelerden almışım son naifimi.
Uykuların birini dillendirmiş bana sinede.

Sıcak çorbam var avcumun altında,
Eğer üşüdüysen bir de battaniyem.
Bir de,
Ateşim…
Elzemimin harı,
Yalaz yalaz içimde.
Uçurum kıyısında
Dudağımdan göğe savrulan duman,
Yakacağım son anıların şerefine olsun.
Ve son naifimin,
Meçhulu sükut.

Yaşamak Bu Kenti

Bırakmak kendini bir şehrin kucağına,
Ucundan tutmak bu serüvenin,
Ve çıkmak ölümsüz bir yolculuğa…
Pencerenin pervazında günün ışıltılarıyla,
Bu curcuna memleketin,
Issızlığını düşürerek Marmara’da,
Uyanmak Üsküdar’da.

İçini dolduran ekmek kokusuyla,
Unutmak kavrulan yüreği…
Esip durmak yel gibi selen içinde,
Sadakatin sedefine.

Anadolu’da buram buram kavurduğun aşkı,
Haykırmak boğaza…
Ve beklemek görüşünde belirmesi için,
Kızın kulesini.
Atmak için içindeki puslu isi.

Berrak akmayan denizin sahillerinde,
Eşlik etmek martıların yürüyüşüne.
Kaçmak sokaklarda tozlardan,
Çocuklar gibi.
Yaşatacak kadar kendini,
Dolduracak kadar aciz yüreği,
Yaşayacak kadar kenti,
Gülmek,
Çocuklar gibi.

Ne güzel güldüğünü görmek rüyada,
Seçmek bir şafağını Galata’nın,
Ve çıkmak en tepesine,
Hatta ve hatta haykırmak duyduğun aşkı…
Kelamı hüküm sürerken,
Bir nidasıdır yaşamak,
Bu kentin.

Kendimden Olmayanlar

Üzerimde yaralı bir cevher,
Kalan günlerime ışık tutar.
Ardımda koşturan,
Kendimden bağımsızca güldüğüm,
Kendimden olmayan parçalar var.

Gözlerine şahit bu cevher.
Bükülmüş gibi tam ortasından,
Gördüğüm doğrular.
Yıkılmış bir hayalin,
Mert harabı var.

Duruşum seyrek.
Tek ayağım basmazken,
Yüreğime dolmuş bir kara bulut var.
Ne kadar gördüyse dünyayı,
O kadar yaram var.

Bir cihanı talan etmiş geze geze.
Her gün yeniden doğduğu,
Hızlıca gelişen korkularımda,
Talan olmanın da korkusu var.
Yakındığım ömrün,
Ayaklarıma ettiğim paspastan,
Ağrısı var.

Üzgünüm,
İçemediğim çorbalar,
Koklayamadığım çiçekler,
Yaraşamadığım gülüşler,
Oynayamadığım,
Oyuncaklar var.
Keşke öldüğümden,
Çocukken olsaydım haberdar.
İçimdeki bu sancı neden ?
Düşünüp durmazdım,
Yıllar boyu olup derbeder.

Bir gün bir mezardan kalkarsam,
Gam yiyeceğim çok şey var;
Daha fazla tutamamak sevgilinin elinden,
Okşamamak kardeşin saçlarını,
Sıvazlamamak babanın sırtını,
Yaşayamamak annenin kokusunu,
Gülememek eşe dosta,
Sevilememek,
Sevdiğin kadar

Yoksul Yolcu

Dünyayı benimle batıran,
Benimle yücelten,
Karamsar harçlarımın,
Yoksul yolcusu…
Yorgundur yüreğimin tohumu.

Defalara mahsus bıçaklar yedim.
Yalnızım ki bildiremedim yaramı.
Çokça kanlar feda ettim.
Sindiremedim kimsenin kanını.

Yüzümü güllerden çekeli,
Güller bir hayli canlanır oldu.
Nefesimde derin ölümlerin tadı,
Damaklara konar oldu.

Tadı unutuldu sevinçlerin.
Kalbin özlemi,
Yorgunluğun mutluluğuydu.
Ya da mutluluğun yorgunluğu…

Ben yoksul bir yolcuyum.
Her daim cebimi yoklarım,
Kalır mı bir iki damla yaş diye.
Har vurup harman savuramam,
Korkuluyumdur.
Evde beni bekleyen acılarım vardır.

Bahçeme çiçekler ekemem,
Yüreğim az dinlensin isterim.
Bir bardak türkü,
Ve ayağımı uzatacak mutluluk isterim.

Kurarım hayalimi,
Alırım elime çatalımı.
Bir bir yerim karnım doyana dek.
Sonra çekilir yatağıma,
Acılara dalarım.

Mutluluğun para ettiği dünyada,
Ben yoksul bir yolcuyum.
Ödeyemem yarime yüreğimin kirasını.
Yumuşatırım ses tonumu,
Bükerim umudumu yere,
Sıkışığım derim,
Yok cebimde beş kuruş mutluluk.

Ben yoksul bir yolcuyum.
Memleketim yoksuldur.
Yoksuldur yüreğimin tohumu.