Aşkın Tanımını Yaptığımız Fotoğraflar

Bir akşamüstü kafam atar,
Çıkar gelirim yanına.
Cebimde sayısız fotoğrafın olur.

Yağmurun yağmasını dileriz Tanrı’dan.
Çünkü bilirsin,
Yağmurun,
Sevdamın üzerinde gezdirdiği parmakların her biri,
Seni bir kez daha sarmama vesile olur.

Kulaklarımıza güzel şarkıları üfler dururuz.
Yürürüz İstanbul’un yağmurdan korkan sokaklarında.
Şehir izler bizi.

Bu ağaçların dinleyebileceği en güzel şarkıyı,
Dallarının altında söylerim sarılınca sana.
Bana baktığın fotoğraflar düşer hayatımıza.
Birini Galata çeker, diğerini Çamlıca.
Kuşların ölmediği bir sevdayı tasvir eder Galata,
Gülüşünün üzerindeki kıvrımlarda.

Çamlıca ise bakar bana uzun uzun.
O güzel hikayeleriyle dolmuştur gözleri.
Vücut bulsa eminim,
Açardı bana kollarını.
Bu dünyadan uğurladığı,
O güzel sevdaların son tasvirinin,
Biliyordur içimde olduğunu.
Yüreğimin,
Seni izledikçe yansıyışını yeryüzüne,
Bir tek Çamlıca söyler.

Kollarınla sardığın kalın boynumda,
Uçabilmeyi yeni öğrenen kuşları izler bu coğrafya.
Geniş omuzlarımın üzerine gömülmüştür vahasızlıklar.
Güneş doğmaya başladığında,
Uyanacağın günlere gülümsemiştir içimdeki çocuk.
Ellerimde yarıkların tadı yoktur artık.
Seni sevmek,
Dünyamı değiştirebilen fotoğraflarda yaşamak olmuştur.

Hep Benim Göğsümde Yaşa

Mektup olup sana yazılası gelmekte,
Kalbimin ağrıyan yerlerinin.
Satırlarında bütün acılarından bahsedip dünyanın,
Seni tutmamak onların yanında;
Güçsüzlüğümden utandığımı,
Bir senin kollarında unutmak olası var cezbimin.

Önümden geçen kuşlara baktıkça büker boynunu,
Bir yerlerde öldürülen,
Nasılsın sorusundan korkan,
O küçük çocuk.
Yerini sakallı, sinirine muhalif olmayan,
Siyahların içinde çirkin gözleri seyiren,
Koca bir adam almıştı.
Şimdi ellerinde tuttuğu minik bir kalbi,
O çocuğun dudaklarıyla öpüp uğurlayan,
Kanı yarasından acı bir beyhude kimlik bulunmakta bu şiirin başında.

Ah bu İstanbul’un geçirmiş olduğum yüzlerce gecesi,
Nasıl da bambaşka olurmuş senin kollarında.
Bir meydanında,
Caddesinde,
Tramvayında bekledikçe kokunu,
Alabilmek mutluluğun tadını,
Bir seninle sevdirdi bu şehrin ahengini.

Kaldırımlarında vardı şarkılarımız,
Ve geceleriyle doluydu şiirlerimiz.
Ellerimiz Marmara ayazını birleşince keser,
Biz öpüştükçe susardı tüm bu kalabalık yollar.
Allah’ın güzel yüzünde biriktirdiği ışığı,
Gözlerinden alırdım bir şükürle.

Sen benim öpüp durduğum yaralı kalbim,
Sen benim göz altlarıma değen dudakların sahibi,
Sen benim öldürülen çocukluğumun ettiği tebessüm,
Hayatla kurduğum bağın,
Yeryüzünde ki çizilmiş en güzel resmi,
Ben seni saklarım ellerini koyduğun göğsümde
Ve parmaklarını gezdirdiğin yüzümde.
Sana edilemez bir veda,
Çünkü yoktur dökeceği bir yaşı bu tahrip altında.

Vedalar soğuktur sevgilim,
Sen üşüme,
Hep benim göğsümde yaşa.

Bir Valiz Yorgunluğu

Bir valiz bırakmak istiyordum arkamda;
Uzunca bir seyahat boyundan evvel,
Bir yolun kenarına öylece atmak.

Tanrının ne konuştuğunu merak etmemek,
İnsanların kalplerinde,
Hiçbir zaman dönemeyecek o eski sevdaları,
Aramamak,
Cüzdanımda bir fotoğraf taşımamak,
Ölüm vesilesiyle bakmamak bıraktıklarıma,
Kolumdaki saatin tik takına tapmamak,
Kadınların geleceğinde ve hayalinde bulunmamaya kırılmamak,
Düşünmemek karşımda taşlaşan kalbin kırılmasını,
Yaşamak olgusunu dert etmemek,
Cüzdanımdaki boşluğun beni bitireceğini düşünmemek, 
Kalbin acısına yıkılmamak caddelerin ortasında,
Dostlarımın rahatı için ömrümden vermemek,
O ağır yüklerden bükülmemek belimden,
Yaşamaya vaktimin olmadığı çocukluğu hala aramamak,
Gözlerinden duymamak mevsimlerin kokusunu,
Bedenlerden almamak mevsimsizliğin tadını,
Avlanmayı bekleyen bir nilüfer olmamak akarsularda,
Mutluluk diyen palavracılarla umutlanmamak,
Ölümlerin ağır gölgeleri altında diz çöküp beklememek,
Seni görememe korkusuyla savrulmamak memleketler boyu…

Son kez yokladığım cebimde,
Yağmurdan ıslanmış bir mektup buldum.
O gece ne yağmur dindi ben okurken o mektubu,
Ne de yüreğimin ayaklarımdan ağır ağrısı.
Yağmurlu bir günün ağır yolcusu olmak, Yüreğimdeki ve aklımdaki yüklerle,
Bir bana yakıştı bu alemde. 

Bakamamıştım,
Hiçbir şeye güzel bakamamıştım.
Elimdeki papatyaların renginin güzelliğine,
Kanayan güllerin elime değen terine,
Yüreğimde taşıdığım yaralara,
Büyük bir olgunlukla yetiştirdiğim o hayallerime…

Bu şehrin her bir yerinde buldum,
Her bir kıyısında vardı o sararmış mektuplar.
Bizim umutlar,
Gitmemişti ihtiyacı olan birine.
Galata’dan ve kızın kulesinden hikayeler peşinde olmak ile,
Dünyanın sonuna yürümek arasında yok gibiydi bir fark.
İnsanların içinde gülebilmem,
Yanardağların içine adım atmamla birebir gibiydi.
Nazım abi,
Ben sadece Gülhane’nin cevizi olmaktan değil,
Ben,
Şarkı söylemekten de yorulmuş bulunmaktaydım.

Hiç bilmediğim türküleri çaldım sonra sazımda.
Ve bırakamadığım valizin yükünü,
Önümdeki ince belli çay bardağına doldurdum.
Yoldaşımı yakıp dudaklarıma koydum.
Bütün ışıkları söndürüp,
Ölümün yoluna koyuldum.

Ne cebimdeki mektuba,
Ne cüzdanımdaki fotoğrafa,
Ne kolumdaki saate,
Ne de seni görememe korkusuna,
Aldırış etmeden,
Yürüdüğüm son yolun ufuklarına varmak üzereyim.
Tanrı’yı bekliyor olacağım.
Çünkü ben bu sınavın,
Depremler altında ezilen çocuğuyum.

Cam Kırıkları

Ne de bu dünya kaldırabilirdi, birleşen ellerimizin karşısında eğilmeyi.

Sonra,
Bakışlarını yere doğru çevirdi,
Saçları omuzlarından aşağı doğru düşüverdi.
Cam kırıkları birer birer düşüyordu gözlerinden.
Oysa gözleri,
Bu dünyaya verilebilecek ne güzel bir aynaydı.
Düşen her cam kırığı,
Benim kollarımın üzerinde bitti.

Omuzlarından kendini salmış saçlarını,
Ellerimle toplamak istedim.
Saçlarının ucundan görülüyordu,
Yüreğinden akıttığı kanın damlası.
Oysa saçları,
İcrası yıllar süren bir sanatın,
Ürkek ürkek atılmış fırçalarından çıkmaydı.
Avuçlarımın içinde bir hiç etmeye,
Kıyamadım.

Kaldırdı kafasını.
Anlat dedi.
Nasıl anlatacaktım?
Tanrının nadiren de olsa,
Bu dünyaya güzel bir şeyler gönderdiğini,
Sana bakıp bakıp anladığımı;
Senin göğünden düşen yağmurun,
Sanata binen en nadir bulutundan olduğunu.

Nasıl anlatacaktım?
Ağır halüsinasyonlarımın altında,
Senin gibi bir güneşi söndürdüğümü istemsizce
Kendi dünyamda.
Avcuma bıraktığım bir yığın gecenin yerine,
Senin avuçlarını sığdırmayı beklediğimi,
Gözlerimin perdesini her indirdiğimde bu dünyaya,
Binbir güzelliğin ile aydınlattığın geceyi,
Nasıl anlatacaktım sana?

Gözlerimin hicrası,
Kirpiklerinin üzerine hiç ölmemek üzere uzanmayı yeğlerim,
Ölümün bir tutkunu olarak.
Gördüğün her güzelliğe,
Seninle şahit olmak olur gayem.

Canımdan akan en tatlı kanın damlası,
Benim kadar delirmiş olacaksın ki,
Bu kara bahta vurgunsun sen.
Çıkıp sana anlatacak olsaydım,
Rüyalarında sevgilisiyle buluşanların çiçekleri değiyor ellerine derdim;
Sevdanın denizcileri bizim için bekliyor bu limanda,
Ve sadece ikimizin izleyebileceği bir filme dönüyor el ele oluşumuz.

Kirpiklerinin üzerine hiç ölmemek üzere uzanmayı yeğlerim,
Ölümün bir tutkunu olarak.
Ama ne ben bunu anlatabilirdim sana,
Ne de bu dünya kaldırabilirdi,
Birleşen ellerimizin,
Karşısında eğilmeyi.

Kayıkların Karası

Nice aşıklar biliniyormuş tren garlarında alınmayan mektuplarıyla

Beni,
Yarınlara yakın olan yerlerde öldürün.
Üzerimde güneşin attığı tokatlar değil,
Bulutların sardığı baharlar bulunsun.
Dünyaya sunulabilecek eşsiz bir manzara olmadım hiç;
Bir manzaraya da layık değildir mezarım.

Yüreğimde açan çiçekleri yaşatmak için,
Hiçbir çaba sarfetmedim.
Yani temizlemeyin üzerimdeki otları,
Gereksiz.
Heybetli bir duruşta olmadı hiç bedenimin gönyesi.
Yani dikmeyin mezar taşımı,
Gereksiz.

İskelelerde uzun uzun olmadı maviliklere dalışım.
Yoktu maviden bir beklentim.
Memleketimin karaya bürünen toprakları olmalıdır yatağım.
Artık bedenime yağmurların yağdığı bir diyarda değil,
Kırmızıların boğduğu bir diyarda olacağım.
Yani dökmeyin ardımdan bir damla gözyaşı,
Gereksiz.

Nice aşıklar biliniyormuş
Tren garlarında alınmayan mektuplarıyla.
Bu sevda yığınlarının altında kalan bir sürü dişi kuş,
Hepsi kanatlarından düşen bir tüy ile tanınıyormuş.
Yani bekletmeyin o yari
Bu mezarın başında,
Gereksiz.

Ben ölürüm, öleceğim.
Beni babamın ellerine verin.
Doğduğum bir dünyada değil,
Yaşadığım ellerde bitsin bedenim.

İzmihlal Gecesi


Benim bir ihtilalim yoktur,
Senden uzağa kaçamam.
Uzaklara bakınca da göremem,
Seninle el ele buluştuğumuz fasıl günlerini.

Ucunda bir serüven, bir bağ yok.
Ben sazımı çalarım,
Sen kulaklarını kapatırsın.
Türküler söylerim,
Etrafa bakınırsın.
Yürüyüp uzandığın bir gölgede,
Çayımı demler,
Etrafında uçuşan martıların uykusuna dalarım.

Bu bir izmihlal gecesidir yaşadığım.
Ne bir kokuna şahit olurum,
Ne de bir manolyalı gözüne.
Tanrının konuştuklarına kulak misafiri olurum,
Elime bir kader sıkıştırmaz olur hep.

Üzerimizde bir kumar döner her gece gündüzlere yansıyan.
Yüreğimin kurnazlığını tadamamış bir dünyada,
Kaybetmeye oynarım içimdekileri.
Oysa çok cesurca bir şey yapmıştım,
Güçlü bir yekpareliği yenmiştim.
Oysa yumruklarım, kavgalarım,
Hep örtmüş bulunmaktaydı güçsüzlüğünü yüreğimin.

O örtülen gecelerini tatmıştık seninle dünyanın.
Bu şehir uyuyordu tanımadıkları yataklarda,
Bir sen, bir de ben kalıyorduk sokaklarda.
Bilmediğim dansları öğretiyordun,
Hiç kavuşamayacağımız bu yağmurların altında.
Etrafta tarifi Allah’tan dökülecek sevda melekleri mevcuttu,
Bana küskün, bana kırgınlardı.

Ne olabilir gözlerinden tutmanın bedeli bu kıyıda başka?
Mevsimlerden mi söz etmek gerek, edelim.
Hangi mevsim kalabiliyor ki sensiz.
Bulutlara mı anlatmak gerek seni,
Anlatalım anlatmasına da,
Hangi yağmur damlası tutabilir söyleyeceklerimi?
Ben konuşurum,
Onlar kaybolur bu şehrin kaldırımlarında.

Güneş, devrilmekle mükellef gibi sadece şu zamanlar.
Ne ellerinden tutabildiğim tenine dokunuyor,
Ne gözlerime değen gülümseyişlerine.
Bir gün plakların çaldığı bir kafede,
Gecelerimizin ellerinden tutup,
Koyulalım bu İstanbul’un manzarasına.
Ki İstanbul,
İstanbul olalı,
Haketmemiştir yan yana geldiğimiz sayfaları.
Bu banklar, camiler ve sokak lambaları,
Ne benim betimlediğim sayfalarda,
Ne de gülümseyen şiirlerimde görür güzelliğini.
Bir ben bilirim,
Ve bulamam güzelliğini sunabileceğim alfabeleri.
Ama ben bilirim,
Tutkulanmak nedir,
Ve nelere kadirdir,
İstanbullu gecelerde,
Seninle olmak,
El ele.

Bana Bir Dünya Anlat Sevgilim



Bana bir dünya anlat sevgilim,
İçinde yalnızca senin bulunduğun.
Güneşin,
Sen göğsümde olunca,
Doğmadığı bir dünya anlat bana.

Duvardaki saat yalnızca yıllarımızı saysın.
Ben unutayım, sen unut,
Bu evin kapısı yalnızca bize açılsın.
Yatağımızın yanında çiçekler açsın.
Kahvaltı sofralarımız,
Bu dünyayı hep güzel sesinle uyandırsın.

Bana bir dünya anlat sevgilim,
Yaşlarını toprağa hiç düşürmediğim.
Hiç benden gitmediğin,
Ellerimdeki yüzünü,
Ömür boyu görebildiğim,
Bir dünya anlat bana.

Gecelerin bütün anlamı,
Kadehine doldurduğum sohbetle derinleşsin.
Sen ve geceliğin,
Bu evin tek sebebi olsun.
Şarkıları yalnızca seninle dinlemek,
Filmleri yalnızca seninle izlemek olsun.
Senin olduğun her köşesinde bu yuvanın,
Bana duvarlar gülsün.
Bu ev birtek seninle yuva olsun.

Bana bir dünya anlat sevgilim,
Boş bir kalabalığa hiç karışmayacağın.
Okuduğum şiirlerin yüzünde güller açtırdığı,
Boynundaki kokunun,
Yeryüzündeki bütün kokulardan güzel olduğu,
Ve hiç özlemek zorunda kalmayacağım,
Bir dünya anlat bana.

Dizinde uyumak,
Kabuslarımı geride bırakmanın tek vesili olsun.
Vücudumdaki yarıklara hiç değmemiş olsun yaşların.
Çiçekçiler yalnızca bir beni, bir de seni tanısın.
Çocuklar,
Bizim aşkımızla büyüsün.
Oğlanlar seni yaşattığım yüreği alsın yüreklerine,
Kızlar senin kadar sevilmeyi beklesin.
Bu kağıtlar,
Yalnızca, seni yazdıkça gülümsesin bana.

Bana bir dünya anlat sevgilim,
Şarkıların yalnızca bize yazıldığı,
Ve şiirlerin yalnızca benden uğradığı sana.
Sen ki,
Anlatacağın Dünya’ya dahi karşılık,
Benim dünyam olacaksın.
Ama sen anlat sevgilim,
İçinde bizden başka,
Bir mevsime denk gelmeyen o dünyayı.
Çünkü sen,
Mevsimlerin getirdiği o kokulardan da güzelsin.

Kördüğüm



Hayat bu.
Ezilesi hiç bir yerinde kördüğüm yok.
Bir yürekle doğurulan özlemin mevsimi,
Hiç bir yarin tutmaz elinden.
Bir bulutu şapkada dolan,
Ve doluluğunu döken kokusuyla,
Tenime değen değil,
Yalnızca içime çekebildiğim,
O yağmuruyla büyülenmiş mevsimin,
Tutmaz elinden.

Diyarlarca gezilebilecek bir toprağa sahip değil.
Hayat bu,
Ne Şükrü’nün Ömürünü,
Ne Nazım’ın Pirayesini,
Ne Yusuf’un Züleyhasını,
Kaldıramazdı.
Benim de kaldıramadı ellerimin karşısında eğilmeyi.

Tanrıya teşekkür etmenin güzelliğini tattınız mı hiç?
Gül bahçesinin dikenlerinden bahsetmiş miydi bu dünya?
Gülleri koparmanın topraktaki acısını bilir misiniz?
Güzel bir kadının gülüşünün sönmesinin,
Kalbe bıraktığı acıyı bilir misiniz?

Hangi manzara üstündür insanın kalbinden?
Harabelerin bile konuştuğu,
Sevdaların bile filizlendiği,
Gücün bile tesirini bulunduran,
O yüreğin manzarası hangi coğrafyada yatar?

Yeryüzü mütabık değildir elbet.
Benim gözlerim kadar münasebeti yoktur.
Ama ben herşeyini bırakan,
Ömrünü uzak diyarlara uğurlayan,
Ruhunu akşam güneşinin değdiği sahillerde bırakmış,
Ve şiirlerini susturamayan,
Boğazı kördüğüm bir adamım.
Ve bu hayatın ise,
Yoktur ezilesi hiçbir yerinde kördüğüm.

Baharın Telaffuzu



O güzel gözlerinin,
Başka bir tarifi yok hayatımda,
Senden başka.

Ben sana dünyayı bırakıyorum,
Baharı gözlerinde bulduğum anlarda.
Boynunda uyuduğum anlarda,
Sırtımı döndüğüm bir İstanbul mevcuttur.
Oturduğum sandalyenin manzarası,
Sadece sana dönüktür.

Bir gençliğim var elbet,
İstanbul’un karanlık kuytularında sürmüş,
Batan güneşine hasret kalan.
Ancak ömrümün hakkı olmalıdır,
Bütün manzaraları devşiren gülüşün.
Tarifi yoktur,
Ellerinde doğan güneşin,
Açalyalara verdiği gül yüzlülüğün.

Üzerimdeki paltonun ağırlığını bilirsin.
Açılmayan gözlerimin üzerindeki yorgunluğu,
Elbet ki bilirsin.
Gülemeyen suratımın ezdiği çocuğa,
Kalbimin içinde şahitsindir.
Eğer içeride tutuyorsan onun ellerinden,
Üzerinde güllerin bittiği kollarına
Muhtaç olan bu adamı,
Sana anlatacaktır.
Ben ise sana,
Her daim rastlarım,
Aklımla kalbimin buluştuğu bir baharda.

Gülüm,
Uzat ellerini bana.
Önümüzde tamamlanacak,
Bir ömür var seninle daha.

Bitap Şair

Sırtında aksaklığın onlarca izi mevcut.
Boğazı düğümleniyor,
Belli gözlerinden, çok yorgun.
Varlığına şükrettiği şeyler,
Kendi varlığını itiyor.

Uzun boylu uçurumların mevcut bir fedaisi değil.
Sadece yüreğinde doluyor ağrısı.
Bir perinin kalbine dokunmuş ellerinden öpüyor.
Sabah ayazının tenine değen ağrısını seziyor.
Gözleri doluyor,
Çağlar sonrasında,
İlk defa.

Bir sevda,
Ruhunun urganı oluyor.
Uzun uykularından birinde değil,
Çaresiz elleri bitap olmuş dualarından.
Kurtulmaya çalıştığı bir idam değil bu,
Yüreğinin arzusu ve daimi,
Yıkabileceği bu dar ağacına,
Dokunamıyor.

Dinleyeceği son bir şarkı yok,
Hayatının hiçbir evresinde çalmamış.
Dudaklarında umut verecek cümleler,
Kalbinin kırıklığını içinden atacak olanlar,
Diline verilmiyor.
Yüreğinde beslediği,
Emzirdiği,
Büyüttüğü o şarkı,
Seni bırakamam diyemiyor.

Çağlar sonrasında,
Asırlar sonrasında,
Düşüyor bir damla.
Ne yıkabileceği bu dar ağacının manasına,
Ne de boynuna dolanan urgandan sevdasına,
Kalbinin haraplarını anlatamıyor.

Yok bu kirpiklerin üzerinde hiçbir elveda.
Olmamalı bu fotoğrafların bırakılmışlıkları yarıda.
Öksüz kalacak şiirlerin başına alınamaz bir tebaa.
Güzel gülen güllerin ve bu naçakların yolu,
Birleşemez onun şiirlerinin altında.

Aciz Fahişe

Güllerin içinden izliyordu savaşı.
Bir tarafında merhametin keskin baltası,
Bir tarafında gaddarlığın küçük bir papatyası vardı.
Ellerini güllerin içinde dolaştırdığında,
Yaralıların kalbi kanıyordu bu dünya üzerinde.
Sevmek geçemiyordu sevişmekten öteye.

Fahişe kolları ve dudaklarıyla varacaktı hükmün sehpasına.
Canında biliyordu haykırdığını bağlamaların,
Ama bir merhameti,
Dilenirken bekliyordu tanrıdan yalnızca.

Kafasını kaldırmış göğe,
Yıldızların içinde hep görmeyi düşünüyordu
Kalbinin aynasını.
Gülen gözler görüyordu benimle
Morarmış göz altlarından sıyrılan.
Dişlerinin arasında geçmişin yükünü,
Anlatamamaya tabi zorluklar biliyordu.

Şiirler istiyordu birtakım bulutlardan.
Şairden bir gönül borcu istiyordu.
Yazarlardan bekliyordu romanlarca sırf onu dolduracak güzelliği ve emeği.
Paçasındaki yalnızlık yerini prangaya bıraktığı zaman,
Benim bile sevesim geliyordu.
Ancak merhamet,
Benim dünyamda kesmişti gaddarlığın papatyalarını.
Tıpkı sevmenin,
Sevişmekten öteye geçtiği gibi.

Sigara

Ben,
Ben yorgun olduğum bir hayattan geliyorum.
Ne ayakkabılarımın ucunda saf bir sevinç,
Ne de omuzlarımın yüksüz kaldığı bir yıl taşıyorum.

Birtakım depremlerin altına feda ettim hep yüreğimi.
Gözümü açamadım, belimi doğrultamadım,
Ve gülemedim.
Hep ellerinden tuttum bu kuşluk vakitlerinin.
Güneşin her doğuşunda canım çıktı benim.
Ardına düştüğüm bir manzaraya bakıp kalamadım.
Dünyanın güzelliklerini görmeye dahi yoktu aklım.

Vaktim oldu,
Birilerinin gitmelerine ağlayacak.
Ardında düşürdüğü birtakım hayalleri,
Çalıp cebime saklayacak kadar vardı günahım.
Tanrının,
Kollarını açmasını bekleyecek kadar,
Tükendiğim de oldu.
Ama vazgeçmedim.
Baharları gözlerinden ayırt edemedim.

Vazgeçmedim gözlerinin hakim olduğu bu coğrafyadan.
Ellerimizi bir arada gören bütün caddeleri dosttan öte taşımaktan,
Sana sarılabildiğim köşelerde canımın bir parçasını bırakmaktan,
Uykunla süslenen geceleri,
Hala bir şarkıya denk edememekten,
Vazgeçmedim.

Ve ellerimi kalbime koyduğumda,
Yeniden ellerini tutabilmemin ümidi ile,
Bir sigara daha yaktım.

Artık Acıma Kalbim

Senin olmadığın yerlerde,
Dünyanın henüz doğmadığı zamanlar,
Ben henüz göç etmeyi keşfedememiş,
Göklerden düşmekle mükellef olan kuşlardandım.

Bilmezdim ötüşlerimizin,
Ve söylediğimiz şarkıların,
Senin sesinin altında sönüp gideceğini.
Elbet diyorduk,
Kıtalar ayrılıyordu.
Senin ayaklarının altından uzaklaşan her kıtayı,
Bir karanlık kaplıyordu.
Sen gidiyordun,
Ve ben göçlere başlıyordum.
Ölmemeyi öğreniyordum.

Her zamana denk olabilirdi kanatlarım,
Ancak yüreğim de yorgun kalıyordu;
Ve senin terk etmiş olduğun topraklara,
Bir beden daha bırakıyorduk.

Yolum oluyordun,
Yolculuk güzelleşiyordu.
Bazen belki tanrı küsüyordu bana,
Sesleniyordum;
Ey tanrım, senin kulundur senin elinin güzelliği,
Kuluna, armağan ettiğin kalple vuruldum.
Beni affet,
Kendi başıma bilemedim yaşamayı.

Artık acıma kalbim.
Ne ağaçların, ne okyanusların,
Ne de bu baharların rengi renk kaldı gözümde.
Artık acıma kalbim,
Ben bu mekanın sultanına canımı bağışladım.

Her Kadından Şiir Olmaz


Güzel günler,
Hepsi düşüyor bu koşuşturma esnasında cebimden.
Kim uzatıyor ardımdan düşürdüklerimi,
Kim sesleniyor,
Ardımda bir insan tanesi mi bıraktım ki?

Çok acelem var.
Hep, yükleme sahip olmayan cümleler kurasım geliyor;
Düşündüklerimi ve kalan her şeyimi yarıda kesip atmak,
Kaldığım yarımlar gibi.

Kaçıncı mermisi olduğunu kimse bilmiyor,
Gövdemi delip geçen bu ağrının.
Adımlarım hep bir öncekinden daha kısa kalıyor.
Ne faziletmişsin be,
Öldürmüyor bir yarım,
Yarım yaşatıyor.

Hepsi geçiyor,
Çok çabuk geçiyor.
O mağluplar sokağındaki bir yürek kalıyor,
Bendeki bir yürek.
Bas bas bağırıyor kulağımdaki şairler,
O kadından,
Olmazdı bir şiir diyor,
Ve her zaman olduğu gibi o sefil aşk,
Bir şairi daha kör ediyor.


Hep bir kör olduğumu unutmuşum.
Yakışır mıydı öyle bir kadına bu şiirler?
Hiçbir şekilde anlatamamışım.
Derdim artık sen değilsin de,
Sana yaşattıklarımın binbir güzelliğine,
Pişman kalmışım.
Kalanını, hakettiğini,
Koyarsın artık çeyizine.
Ben artık gülmeye başlamışım.

Defterden Düşen Şiir

Uzun bir ufuğa doğru bakıyorum derin derin.
Bir sızı var içimde.
Güllerine sığdıramadım diye mi bu sevdayı,
Alıp gidişidir canımın parelerini?
Oysa ki,
Kanımdı onun için döktüğüm,
Bütün bu arazilerin rengi.
Kime açıklanır,
Kime anlatılır bir kadının bu hayattaki yeri?

Gelmeyecek mi?
Hiç mi yok bir nasibi sarılmanın?
Doldurdum ellerime çocukların güllerini.
Sesimin soluğumun rengine bakmasın,
Ben değil miyim,
Gözlerinin içinde ki duyguların velisi?

Nedir bu ciğerimdeki?
Hani sözüydü bana,
Bütün mevsimlerimin büründüğü ela rengi.
Neden dolamaya başladı canımın boynuna,
Sevgisinin ipini?

Bilmiyorum tanrım.
Beni bu dünyaya verdin vereli,
İlk kez bilmiyorum.
Adımlarım nereye gidiyor,
Aldığım nefesin gayesi nedir,
Bilmiyorum.
Nedir vezirsiz şahın tahtadaki yeri ve ağırlığı?
Nasıl yem edebildim kendime,
Her şeyimi,
Bilmiyorum.

Evet tanrım,
Onu senden çok sevdim.
Yüreğimin kanadığına şahittir meleklerin.

Elbette,
Ellerinden tutmaktı huzurunda gülümsemek.
Peki ellerinden kopmak,
Ne olmalı?

Bitmişim

Bir gece sonlandı az önce,
Sensizliğin ilk gecesi.
Bir hayat yapmaya itiyor,
Omzuma binen ağır sinemi.

Seni sevmenin bir baharı yokmuş.
Gecesi de,
Gündüzü de yokmuş.
Şehrin her toprağında seni sevdiğimin kokusu yayılıyormuş.
Boşuna serpilmiyormuş ay ışıkları bu kaldırımlara,
Üzerlerinde seninle adımlarımız varmış.

Çok büyükmüş derinlerime değen ellerin.
Bir ömürlük kamburuna mesul oldu kalbimin.
Pişmanlığını kiminle konuşayım,
İlk kez beni yanıltan zihnimin.

Benimle yaşlanman için kaç yılım gerekliydi?
Beni duyamayacak kadar uzağa savrulmuşsun
Alıp yüreğini. 
Bilmek istiyordum Nazım gibi,
Bizden çaldıkları umudun,
İhtiyacı olan birine gittiğini.

Savruluyorum sevdiğim.
Büyük hatalar peşinde aklım.
Bir anda ayaklarımın altından çekildi,
Sunduğun cennetin.
Bu dünyanın zeminini,
Unutmuşum değmeden yere ayaklarım.
Senin zedelenmiş omuzlarında,
Koca bir yük olmaya alışmışım.

Unutmuş,
Ve gitmişim.
Göremeyişimin ömür boyu süreceğini,
Bir gün kokunun, başka bir adamın ciğerinde,
Kilometrelerce uzakta kalacağını,
O fotoğraf karelerinde,
Artık bizim olmayacağımızı,
Unutmuş,
Ve gitmişim.

Bitmişim.

İpten Hayat

Üzerime bir dünya geliyordu.
Ciğerime doldurduğum her sigaranın dumanı,
Düşüyordu tavanımdan.
Ayrıldığında yağmurların yolu bulutlardan,
Benden birşeyler koptuğu,
Ve kopanların bu kadar koyduğu bir gece,
Daha doğmamıştı yeryüzüne.
Artık,
Ne bakabileceğim bir aynam,
Ne de baksam dahi görebileceğim bir insan kalmamıştı.
Islak iplerini ecelin,
Ellerime dolamaktan,
Mesul değildi yüreğim.

Unutturdu bana bulutları izletmeyi hayat.
Unutturdu sahiplenmeyi yıldızları;
İçimdeki uçurtma aşklarını,
Ve eve dönüş vakitlerini mektebin.

Uzun seyahatlerimden çıkarmıştım şarkıların yerini.
Yanıma bir kitap almıyordum bile.
Beklemiyordum artık bu yollarda,
Yağmur damlalarının,
Otobüs camlarına hakim olmasını.
Yan koltuğumda tutacağım bir el yoktu.

Bu hayat çizgisinin tam olarak neresinden koptuğum,
Asla bilinmeyecekti.
Ne bulut kalıyordu gökte ipi asacağım bir tavan,
Ne de sıkılacak bir boynum.
Bir katil aramayı bıraktığımda artık şiirlerde,
Koptuğum aşikardı. 
Beni umutlarım da öldüremiyordu.

Kırıldığım bu ipler üzerinde,
İstediği gibi edebilirdi dansını yorgunluklarım.
Bende artık,
Yorulacak bir yürek de kalmadı.

İzsiz Nallar

Kahırlara sonsuz duyulacak merhem,
Gözlerde buğulanmış küçük su damlaları,
Yeter mi bahtın izlerini sarsan,
Kervan dolu nalların,
Toprak altında da duyulacak merhamete,
Şahit olması için.

Yolları gözlüyor görünümü kirli ağaç dalları,
Dili olaydı,
Lazım olur muydu
İzlerimi silip atan nalların şahitliği.
Benden geçen nalların izlerini,
Arkadan silip süpüren kimdi
Ey ağaç dalları ?
Üstümden geçen rüzgarların
Yok edemediği dünyada,
O nalları ilerleten sahi, kimdi ?

Kimdi silen beni,
Geçmişimin yeşerttiği çimenlerden ?
Kimdi acımayan,
Ay ışığına kurban verdiğim açalyanın cesedine ?
Farkı var bugünlerde,
Ezilip geçilmelerin.
Nankör terasların kurbanı mıdır tüten sigaralar ?
Fırlatılmak yükseklerden, yerlere,
Ahlakın kabulü müdür ?

Zirâ tek başına kalmış yol yorgunu birinin,
Boynu yanık kalır bu yollarda.
Kavuran sıcakların altında,
Şarkılar söyleyen kızlardır serabı.
İnanmak ahlakların var olduğuna,
Beni kurtaracak mıdır bu yoldan ?
İzleri silenler var oldukça,
Kim için direneceğim o vakit ?

Üzerimden geçmeden kalabalık kervanların nalları,
Sağlamlaştıracağım artık törpülenmiş izlerimi.
Yoksa,
Kalmayacak yaşamın anlamı.

Aynada Bir Süveyda

Bu güz yoncalarının peşinde,
Unuttuğu bir lahzada
Tam çekerken vücudunun her yerinden yarıkları,
Uzun solukları dizer gibi boğazına,
Sunulan gayretsiz bir armağanın,
Alnındaki perdeyi kaldırır gibi
Duygularını özlüyor o.

Güneşler uçuruyor bir mavinin üzerinden.
İçini kaplayan kanı,
Bir papatya beyazına kusuyor.
Gözlerini unutuyor uzun bir vaktin ağrısında.
Dünyanın üzerinden geçiyor yeni bir yaşın,
Ölüm kokan bağrında.
Güneşin gözlerinden öpen bir dostu,
Güneşin içinde cayır cayır yakıyor.
Bu hülya içinde,
Direnmek tutkusuyla yüzen teknenin
Üzerinde dilhun bir mektup olup,
Varamıyor hiçbir varına.

Yoruyor,
Elini açtırarak tanrıya seslenen süveydasını.
Sisli ve yorgun dalgalara bırakıyor bunca yıl gövdesini.
Denizin dağları aştığı bir coğrafyada,
Yükseklerden bırakıyor çehresini,
Kokusunu her yağmurda çevresine dolduran,
Mehlikasına.
Gündüzün aşkıyla doğuyor bu bahar gözleri.
O baharlarda,
Dağlar aşıyor denizlerin üzerinde bir güveşte.

Gökyüzünü açıyor bir elinde içkisiyle.
Kanadığı yerden fırlatıyor göğe,
Bir avuç toprağı.
O gün son defa,
Yağmurlara ölüyor yaşları:
O yârin ışığında,
Ölümünün bir anlamı olması umuduyla.

Son Sinema

Yağmurların şarkısına gök gürültüsü eşlik ediyor.
Uyanan zelzeleyi alıyor gözümün üzerinden.
Hayat,
Benden bağımsız bir şekilde akmaya devam ediyor.

Kıyılarda bıraktığım gençlik,
Bir tutam daha sönüyor.
Güneşin ışıklarında,
Olmayan kışı taşıyorum bağrımda.
Kendimi görmeyi bekliyorum
Dünyanın hala yanmadığı bu diyarda.

Bir meleği sevmiştim yalnızca.
Eksik etmiyor gibiydi tanrı, güzelliğini benden.
Üşüdüğümü öğrenmiştim zamansız.
Her rengini görmüştüm kanımın.
Hangi söze sığacağını aşkın
Bulamamıştım.
Ya yaşamdan yoksun kalmıştım,
Ya da kendimden.

Kirpiklerimin üzerinde birikmiş gibiydi,
Ezilen kalbimin ağrısı.
Bu yüzden bağlıydım tanrının yağmuruna;
Kırıklarından akıyordu kalbimin ağrısı canımın.

Ben ışığına yürüdüğümde,
Ardımda bırakıyordum onlarca yüzü,
Hep gülüp, hep üzüldüğüm sancılı anıları.
Gökkuşağının altında demlenen yüzüne,
Kusurlar ekliyordum bir türlü görmekten noksan olduğum.

Ölmediğimi anlıyordum
Boynundan duyunca papatyaları.
Arafıma, ölümle yaşamın arasına,
Bir de seni ekliyordum.
Çünkü sen,
Hayatımın ideallerine,
Yalan dolan masum hikayelerine,
Gözlerimin çıplaklığında kanların süzüldüğü,
Gecenin ahlaksız ayına,
Çocukluğumda düşürdüğüm,
Yollarımı zebanilerin çilingir sofralarına düşüren,
Aşkın,
Bu dünyadaki son sinemasını izlettiriyordun bana.

Yadırganış

Çoğu şeyi aldılar.
Ellerimle tuttuğum hayallerimi aldılar,
Kapımı sonuna kadar açtığım yaşamın fedaları.
Birkaç hayalim vardı.
Yanımda bir o kadar adam, dost…
Aldılar.

Göğsümde sakladığım mermileri
Aldılar.
Hala hissettiğim soğukluğunu,
O kanımdan aldılar yaralarımı.
Öldürseler acımayacak canımı,
Bir yağmur tanesiyle yaktılar.

Şimdi dört yanımdan hissediyorum
Sıradanlığın getirdiği soğuk ölüm hissini.
Bakıldıkça eskiyen güllerin,
Bahar güzelliğini elinden alan tanrı,
Ne umutlarla yaşadıysam
Hepsini anlatma vaktin geldi bana.

İster eskimiş ceketimden al sıcaklığımı,
İster canımın en içinden.
Gözlerimdeki ışıltıların yerini,
Kanlara bırakmanın sebebini anlat bana.

Yaşamım boyunca kaçtım hep soğuklardan.
Kaldırmıyordu kandan ıslanan ceketim kar tanelerini.
Ellerimi toprağına her koyduğumda
Bir umudumu daha gömüyordum yanına.
Attığım çığlıkları unutuyorken ben,
Senin yanındaydım tanrım.
Bana bir şemsiye uzattığında ölmemek için,
Kolumu kaldıramayacak kadar yorgun
Ve gözlerimi açamayacak kadar yaşlıydım.
Yüklediğin mevsimlerin ağrısını,
Kaldıramıyor artık kireçli bacaklarım.

Tanrım,
Bakma kalıbıma.
Üfleseler ağlayacak gözlerimle,
Ya göğünde ararım seni,
Ya yerinde.
Her daim bilincinde yaşattın ölümü bana.
Hazırdım hep seninle buluşmaya.
Unuturdum ertesi günü hep.
Yaprak kıpırdatmayan rüzgarını tenimde,
Ağarmış saçlıların somurtuşlarını gözümde,
Bahar cıvıltısına benzeyen çocuk gülüşlerini kulaklarımda,
Yaşamak vakti dolunca bulurdum.
Seninle buluşmanın yüzüme ettiği tebessüme
Hep şahittim yalnız başıma.

Bir sahil kenarında,
Sevgiliyle buluşmayı bekler gibi,
Daima beklerdim,
Tutmasını ellerimi meleklerinin
Ve kavuşmayı sana.

Adrian


Seninle duyduğum doğruydu “Ben seni çok sevdim” diyen Adrian’ı.
Ardından düştüğüm,
Ve demeye gücümün varmadığı,
Bir kar tanesi düşünce O’nun dilinden,
Tüm yüreğimle ben de söyledim:
“Kan revan içindeyim” dedim.
Dedim,
Duyulmamaya ant içmiş bağrımın ağrısıyla;
Yaşlanacak kalbimin üzerine basa basa,
Bu dünyanın kış yağmuru gibi akan,
Her buhranımda yeniden var olarak,
Titreyen sesimi duymadan son bir mücadele ile,
Dedim.
Doğruluğun acıtan yansımasıyla,
Yalnız kaldım.

Kemal Ağabey

Yaprak kıpırtadan gülüşüyle Kemal Ağabey
Bir çocukluğu anımsatır gibi,
Bu hüsran yollarını
Yormuyordu bizimle.

Acizliğin tohumları
Çiçek açıyordu avuçlarında,
Koklamıyordu yapraklarını
Bizler gibi.

Yalnızlığın ellerinden tutmuş ruhunda
Çocukluğun en masum yadırganışıydı,
Gülüşü.
Cebindeki anahtarların şakırdayışı,
Sırtındaki yükün
Tatlı yorgunluğunu anlatıyordu.

Elimdeki taşı bırakıp,
Kucak dolusu sarılmaları özlediğim,
Nadir anların meşalesi gibi aydınlandı Kalbimin,
Ve çocukluğumun yanıbaşında.

Urganların elinden boynumun kurtulduğu,
O aşkla çıktığım tren yolculukları,
Ve hüsran yollarını yorduğum
Dokunaklı mektuplar arasında,
Sesimin ilk defa çıktığı bir gülüşle,
Yudumluyordu çayını
Kemal ağabey.

Mağluplar Sokağı

İki yol…
Birinde sen yürüyorsun alel acele adımlarla,
Birinde ben boşu boşuna.
Kalbinin acıdığı zamanlar,
Sanırım çok geride kaldı.
Ya da artık çocuk değilsin
Beni sevecek kadar.
Çünkü
Kokun huzur yaratmaktan
Vazgeçmiş İstanbul sokaklarında.
Yani bu demek oluyor ki,
Sen kaybetmişsin.
Yani yeni bir hiçkimse…

Hala aynı bu şehir benim sokağımdan.
Evler hala bildiğin gibi
Kara kara giyiniyor.
Sokağımdaki beti benzi atık toprak,
Hala senin sokağındaki çiçekleri gözlüyor
Uzaktan uzağa.
Farkediyorum,
Ama kavuşturmak sevenleri,
İçimden gelmiyor.

Şehirlerce uzaktın sen o sokakta yürürken.
İzlerdim seni evimin ücra bir penceresinden.
Şimdi başka bir kıtaya taşınmış gibisin.
Terkedilmiş ve unutulmuş sokağımda,
Devlette olmasa kalırım öyle iyice.
Sağolsun.
Oysa senin sokağında hiç istemediğim,
Ama özendiğim kalabalıkların var.

Uzunca yol katedecek bir trende,
Bir koltuk beklercesine ayakta gibiyim yıllarca.
Sen bazen,
Elini tutuyorsun hiçkimselerin.
Pervazına her ay yeni bir çiçek bırakıyorsun.
Yaşıyorsun,
Ama bu sokakta da yaşam olduğunu,
Hiç bilmiyorsun.
Komşularından duyuyorsun her ay,
Burada birtakım insanların öldüğünü.
Ama o insanların ben olduğumu bilmiyorsun.

Nedenler

Ben kimseden,
Güzel gülmesini istemedim.
Ya da çiçek açtıracak bir ışıltıyla,
Gözlerime bakmasını,
Hiç beklemedim.
Aynaların karardığını farkettikçe,
Nedenini anladım.

Güzel kavramını dilime alırken yutkunuşum,
Bundan ibaretmiş.
Ben gelince,
Boynunu büken aynalar,
Ben geçince solan papatyalar,
Sevdikçe kaçan köpekler,
Yürüdüğüm yollardan ayrılan insanlar,
Nedenlerini anlayabiliyorum.

Yaşlarımı kanattıran çirkinlik,
Tenime kazınmış örseleye örseleye..
Vicdanımda hep bir durgunluk var,
Yere, göğe ve güzel her şeye…

Kadıköy vapurları,
Martısız kalır Eminönü seferlerimde.
Kız kulesi seyircisiz kalır
Üsküdar gezintilerimde.
Kalbimin üzerindeki baruta,
Bir gün bir ateş de sen çakıver Galata.
15’deki Gelibolu’nun kokusunu,
Duyabiliyorum üzerimde.

Bir manzaraya küskünüm.
Yollarını yalandan yürüyorum.
Bir güzellik gibi hissetmek için,
Uzaktan bakan birine,
Manzaradanmışım gibi duruyorum orada.
Nedenini
Anlıyor musun ?

Bazı Acıların Hikayesi

Bazı acıların hikayesi,
Yanımızdan geçen amcaların,
Ağarmış sakallarının hüsran bekçisi…
Köşelerde oturan dostlarımızın,
Şarabındaki uğultunun senfonisi…
Bıyıkları terleyen delikanlımın,
Uykusunun maraz varisi…
Elindeki sigaranın,
Tezden ölüm diye inleyişi…

Yakın aşkların bir sonu,
Bu denizde cesedin yoğunluğu.
Ve uzak aşkların bir marifeti,
Gözdeki miyobun tedavisi.

Bazı acıların hikayesi,
İnsanlığın güzel evladı…

Kendimden Olmayanlar

Üzerimde yaralı bir cevher,
Kalan günlerime ışık tutar.
Ardımda koşturan,
Kendimden bağımsızca güldüğüm,
Kendimden olmayan parçalar var.

Gözlerine şahit bu cevher.
Bükülmüş gibi tam ortasından,
Gördüğüm doğrular.
Yıkılmış bir hayalin,
Mert harabı var.

Duruşum seyrek.
Tek ayağım basmazken,
Yüreğime dolmuş bir kara bulut var.
Ne kadar gördüyse dünyayı,
O kadar yaram var.

Bir cihanı talan etmiş geze geze.
Her gün yeniden doğduğu,
Hızlıca gelişen korkularımda,
Talan olmanın da korkusu var.
Yakındığım ömrün,
Ayaklarıma ettiğim paspastan,
Ağrısı var.

Üzgünüm,
İçemediğim çorbalar,
Koklayamadığım çiçekler,
Yaraşamadığım gülüşler,
Oynayamadığım,
Oyuncaklar var.
Keşke öldüğümden,
Çocukken olsaydım haberdar.
İçimdeki bu sancı neden ?
Düşünüp durmazdım,
Yıllar boyu olup derbeder.

Bir gün bir mezardan kalkarsam,
Gam yiyeceğim çok şey var;
Daha fazla tutamamak sevgilinin elinden,
Okşamamak kardeşin saçlarını,
Sıvazlamamak babanın sırtını,
Yaşayamamak annenin kokusunu,
Gülememek eşe dosta,
Sevilememek,
Sevdiğin kadar

Korkak

Aklığımın aynası vursun isterim,
Dostlarımın yorgunlukla dolu gözlerine.
Bende açılan umudu,
Sevdalılarının ellerine doldurmak isterim.

Yurdumda yutkunan türküler var.
Sevdasından kopuk telleri bağlamanın.
Gelecek denilen kavramdan yaralı,
Muzdarip, gariban…
Gözleri çekilmiş güneşin ışıklarından.
Hali bir dem dolusu derman bekler.

Şimdi biriktirmişim aksattığım yaraların tecrübesini.
Nafile imiş yıllarımın kumbarası.
Yatağımda tir tir titriyorum,
Gelmesin yeni bir yaranın ağrısı.
Buymuş yıllarımın öğrettiği.
Dosta uzattığım el,
Korktuğum yatağın karanlık kısmından ibaretmiş.

Sezgilerim kuvvet atar pörsülü aklıma.
Ben kurtarırım elbet derim,
Gönlünü çöllerde kavuran mecnunları.
Serap etmekten başka bir haber değilmiş,
Sunduğum, o eşsiz bilinen dermanlar.

Tecrübe edindim senelerdir.
Teh dedim kabaca, bu ne ki ?
O göğsümü kabarttığım çilingir sofralarından,
Kabarık göğüsle ayrıldığım çoktu.
Kimse bilmezdi lakin,
Yeniden sararsa bu yara,
Nasıl gizleneceğimi yorganın altında.
Yastığımda,
Kaç senedir yağan yağmurlar kadar,
Yaş biriktiğini,
Bilmezdi kimse.

Çaresizlik kokuyor ellerim.
Nasıl da derdimin yalvarıcısıyım.

Nasıl da üstü kapalı bir korkağım !

Gülümseyeceğim

Zindandaki zindandan güvercinler uçtuğu zaman,
Kırık duvarların ardından gülümseyeceğim.
Aklıma çimenlerde yatan kahkahalarım gelecek,
Denizlere uzanan aşık hallerim de,
Yer yüzünden uçmak istediğim de,
Aklıma gelecek,
Gülümseyeceğim.

Meydanlarda dolaşan âmâların,
Son insanları olmadığı bir dünyada, gülümseyeceğim.
İnadım inat, döşü cesetlerin toprağı olan,
Vicdanı opak şahısları,
Gülümsettireceğim.
Ben yaşayınca mavilikten,
Önemi olacak durgun suların. Gülümseyeceğim.

Sevdalıların jiletleri karın doyurmayınca,
Yutkunan bir mermi oturacak,
Yaşanmışlıklarıma.
Bekleyenlerin otomobili banklar,
Gazete sarılı içeklerle dolacak,
Diyeceğim ;
Ölmemiş hala sevdanın denizcileri.
Gülümseyeceğim.

Merhamet duvarlarının yanından,
Kara trenler geçince dumanıyla,
Öksürükler konacak boğazıma.
Dünyaya ne kadar uzak kaldığımı anlayacağım,
Şükredeceğim.
Gülümseyeceğim.

Güvercinlerin yavrusunu göreceğim eski banklarımda,
Rivayetlerimin aslını göreceğim.
Deryanın telâfuzunu,
Gönlü yarık güvercinlere yaptıracağım.
Gülümseyeceğim.

Çiçekleri doldurup gelen çocukları gördükçe ellerine,
Nereye gittiklerini sorgulayacağım.
Yıldırımların topraklara döküldüğünü hissettiğim an,
Yaşayacağım çocukların gittiği yerleri.
Gülümseyeceğim.

Baş ucuna varınca mezar taşının,
Çıktım zindanından diyeceğim.
Halatlara bağladığım umutları anlattıkça sana,
Yeniden ışıldayan gözlerimle,
Sana karşı gülümseyeceğim.

Kumarda Sevabım

Öpeyim o yaralı gözünden.
Bütün sevabım çekilsin defterimden.
Dudaklarımdan gözüne cennetin merhemi sürülsün,
Sönsün canının acısı.
Merhemin cennetime mal olsun.

Ve hatta döneyim Lokman’ın vaktine.
Dileğimdir serapları bıraktığım kumarda yaradanımdan;
Yanmasın der yüreğimin yanıkları,
Sevdalımın ela gözleri.
Her yola taabiyimdir,
Canımın cananının canı için.

Kumara verdiğim sevaplarım kayıpsa,
Kazanırım yarin sıhhatimi.
Kaybedince kazandığım vakte,
Kurban olurum ela gözlüme.

Acır canı vaktice.
Sezmez akan yaşı.
Yaşından Ege’nin suları utanır.
Bir o kadar berrak,
Bir o kadar muhtaçtır akıntıya.
Anlatırım Ege’nin ağaçlarına,
Nasıl bağlandığını bağlılığıma,
Zemheriler, zemheriler boyunca.

Hakkı sevdanın helalindendir.
Cevher saran kanatları,
Ahu yanının cezbindendir.
Kırk yılın hatrı,
Omzundaki yükünden,
Sevdasındandır.

Hakkım

Havası uçuk bir mezarda,
Hakettiğimi bildim ;
Derinden bakan gözlerinin,
Yüzündeki tebessümle birleştiğini.

Sen ola ki bu dünyadan,
Benim gibi bir dertle yaşayarak ayrılacaksın.
Sırtımda bedenin,
Ve boynumda ahu yanının nefesi sezildikçe,
Yani seni sırtladıkça,
Yorgunluğun dindikçe,
Şu hayata yüzün güldükçe,
Bena dert olmaz bu cihan.

O naif omuzlarına ağır gelir benim yüküm.
İnadına taşırsın sen sevdandan ötürü.
Sen Allah’ımıza gül yüzlü kullar yetiştireceksin,
Bilirim.
Deliler gibi çırpınırım mutluluğun için.
Bedenimden uzak olan bu kafa,
Senin huzurun için çalışacak yıllarca.

Başarısız olduğunda kariyerinde,
Önceden olduğun yerden,
Çok daha yukarılara kaldıracağım sevdiğim.
Benim gücüm hafife alınacak gibi değil, bilirsin.

Yeminimdir, düşmeyeceksin.
Ben olduğum müddetçe o dizlerin kanamayacak.
O umut denen çöllerin saklı güzelliği,
Asla sönmeyecek gözlerinden.
Ölümü arzuladığım vakitleri geride bırakıp,
Tutunacağım bu yaşam denen dallardan,
Gözlerindeki yorgunluğu alabilmek için.

Bırak çökeyim,
Sırtım kopsun, belim bükülsün,
Alnımdan ter eksik olmasın.
Kafamda düşünce, gözümde uyku,
Hatta ve hatta elimde kalem olmasın.
Sen hakediyorsun sevdiğim.
Ben bununla onur duyarım.
Gülümse,
Çekeyim gözlerimden hayatımın karesini.

Evimize döneceğim elbet akşam vakitleri.
Soframda bulacağım sıcak çorbanı,
O nadide bakışını.
Şükredeceğim bu yorgunluğumun güzel tadından ötürü.
Bu adamın canı,
Huzuruna feda olsun.

Sen yorulma,
Sen etme o güzel gözlerini uykulu.
Gülümse bir tek.
O güzel manzara,
Bütün zorlukları koparıyor gövdemden.
Evimin ve gönlümün baş köşesi,
Aşkımın çizeceği yolda,
İlk durağın olacak.

Derinden bir sohbetimiz karşılıklı,
Ellerimizde kahvelerin,
Tadı gözlerinden damla damla düşer.
Her gün anlatırım derinimde yatan seni.
Benim olduğun günü,
Asıl doğum günüm yaparım.

Aklıma düştüğün her an,
Kalbimde ağrıtmayan bir kramp oluşuyor.
Ben böylesini biriktirmedim içimde,
Taşabilmek yıkacaktır gönlü körleri.
Belki ömrümün şu son günlerinde,
Seni doyuncaya sevmek,
Anlatılabilir mi ?

Benim dilim gönlüne bilçare, dersin.
Gözlerim senin yoluna gönüllü bilesin,
Anla halimi, sevdamı gözlerimden, dersin.
Beni körleştiren tek ihtiras,
Orda seriliyken,
Tanımış iken ilk kez elayı seninle,
Nasıl sevdamı susturupta anlayayım ahu yanım.

Hayatımızın romanı yazılıyor,
Henüz dibacesindeyiz.
Bir roman,
Gülüşünden daha güzel bir sonla,
Bitebilir mi ?

Şimdi tutmak vardı elinden,
Bir mahkuma deniz ne ise,
Birleşen ellerimiz de odur işte bana.
Sen,
Sen ahu yanım,
Bir gün memleketin bilinmedik bir yerinde,
Buzdan ve sert ellerime değeceksin.
Havası, suyu derman kokacak memleketimin.

Dört duvar arasında yetişen gülün,
En koyu kırmızısı olacağız.
Öyle içten, öyle net.
Kırmızı sevdiğinden beri,
Elveda siyah güllerim…
Ve hayatıma girdiğinden beri,
Elveda kara kaderim…

Bugün Yarimi İzledim

Bugün yarimi izledim.
Hiç açmıyordu gözlerini.
Alışık değildim öyle,
O ela gözleri hep izlerdi dilimdeki umutları,
Düşler ile.

Teni beyazdı,
Lakin yüzünde güllerin allığı doğurgandı.
Bir gülerdi,
Saçından tırnaklarına kadar renklenirdi.
Gülemiyordu,
Uzanıyordu sevdiğim.
Yüzündeki o allık yoktu.
Bütün ışıltılar sönmüştü.

Bugün yarimi izledim, izledim.
İlk kez dokunamıyordu sakalıma.
İlk kez sıkamıyordu yanaklarımı.
Zaten az birşey kuvveti vardı,
Kolunu kaldıramıyordu.
Başında sakallı bir adam vardı.
Duymaktan çok korktuğum birşeyi okuyordu.

Kalabalığın ardına gizlenmişim,
Ağaçlardan medet umuyordum.
Kafamı gömmüştüm o sert gövdesine,
Kabus olsun ya rab,
Kabus olsun.
Değildi.

Sesim çıkamıyordu.
Ulan gitmişti.
Sesimde kadınların çığlığının sesi kısılmış idi.
Yüreğimde bir acı vardı ama,
Böyle bir şey ömrümce görmemiştim.
Çekilin ulan sevdiğimin başından,
Diyememiştim.

Bugün,
Bugün yarimi izledim.
Nasıl da ısırdım yumruğumu.
Yolun sonu burada,
Ayaklarım nasıl da gidemedi,
Yorganı toprak olan yataktan.
O güzelim ayacıkları,
Çok farklıydı.
O sıcacık elleri,
Buz gibiydi.
Kalksana sevdiğim, kalk !
Yüzüklerimiz var takılacak.
Hayallerimiz var yaşanacak.
Etme, eyleme.
Ben neylerim sensiz.

Bugün yarimi izledim.
Eskiden daha çok izleseydim keşke.
Uzunca yarim deseydim, yarim deseydim, yarim.
Çekme elini göğsümden.
Yıkma darma duman dünyamı.
Ne olursun gel,
Bağımda çay demlemiştim,
Sohbetimiz sürecekti yıllar boyu.

Uçuştu gitti kalabalıklar.
Bir sessizlik, bu kadar mı can yakıcı olur arkadaş,
Konuşsun mezar taşları.
Sevdiğim, hüsran diye konduramıyorum bunu.
Nasıl da gittin ?
Ben sessizlikten korkarım bilirsin.
Seni çok rahatsız ettim koparttığım çığlıkla.
Kulaklarını çok tıkadım haykırışımla.
Ama toprağın ısındı sevdiğim.
Saatlerce kalkmadım uzandığım yerden.
Sen soğuğu sevmezsin.
Çok çabuk üşürsün bilirim.
Kalkarken ceketimi de koydum toprağın üzerine.
Akşam ayazı, sabah ayazı üşütmesin seni.

Hasta olma sevdiğim,
Sonra uzaklaşıyorsun bulaşmasın diye bana.
Sıçak çorba aldım sevdiğim,
İçelim mi beraber şöyle karşılıklı.
Sohbet ederiz hem bak en derinimden.
Kalk sevdiğim kalk,
Sabah oldu.
Karnım acıktı, güzel bir sofra yapar mısın bize ?

Sensiz oturacağım bir sofraya,
Rastlamamıştım ki daha önce.
Bir bardak çayına nasıl da hasretim.
Dayanamazdın hasretime benim.
Özledim derdim.
Çıkar gelirdin hemen.
Şimdi duy sesimi,
Çok özledim.

Bugün izledim seni,
Son kez…

Katla Günlerimizi Sevdiğim

Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.
Kaç yıldız varsa bu gece gökte,
O kadar derdimiz var.

Sözümüz var zebanilere,
Boynumuzun borcudur el ele olmak.
Yürekler aşıp göz değdirince,
Meleklere yollayacağız kenetliğimizi.
Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Yorgunuz saçımızı ağartan yılların ardından.
Bilirsin, dökülüyor işte ruhumuzun dişleri.
Bir kâinattır ki sana armağanım,
Gençliğinin güzelliği saklı yollarında.
Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Bir demlik gece koyuyorum ocağıma,
Düşlerimde gözlerin.
Bardak bardak içiyorum yıldızdan gözlerini.
Ve inanır mısın tadıyorum yorgunluğunu.
Topla artık valizini,
Ve katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Mecnunluğumdur yıllardır düşmeyen dillerden.
İhtiyarlığım gözüküyor artık uzaklardan.
Ve ellerinde nasırlar,
Gönlümün emek kokan manzarası.
Gözlerine sığdırmışsın bütün aklı yıldızları.
Altlarına gecenin görüntüsü sinmiş,
Gülümsüyorsun en can-ı gönülden.
Lâkin yok takatım, aldanmam gülümsemene.
Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Yâdlarımıza bir avuç türkü sığdıralım.
Ellerim elinde dururken,
Bağıralım,
“Gidiyorum gündüz gece.”
Unutayım diyorum seninle varacağım son durakta,
Öldüğünü.
Bağrıma basayım bütün feryatlarımı.
Ben dardayım sevdiğim.
Katla günlerimizi,
Artık gidelim.

Sen Şiir Ol

Sen şiir ol.
Benim yıllarca yazmayı beklediğim bir şiir…
Ama bir gün,
Altında başka bir şairin imzası olan,
Okuduktan sonra da:
“Keşke ben yazsaydım.”
Dedirten bir şiir olma.

Sen şiir ol,
Yazayım bütün gençliğimi onlarca kıtayla.
Nasıl yoksa seni sevmenin kuralı ve yasası,
Kuralsız ve yasasız yazayım seni aynalarıma.
Okudukça seni,
Nasıl sevdiğimi hatırlayalım defalarca.
O sayfaların da gözlerinden öpeyim.

Sen şiir ol.
Konuşabildiğim bir dünyada,
İlk merhabam sen ol.
Ağlayabildiğim odalarda,
Bana alaycı bakmayan sen ol.
Güldüğümde zayıf gözükmeyeceğim bir sofrada,
Sebebim sen ol.

Sen şiir ol.
Ben cesedimi,
Mısralardan toprağa taşırım.
Ölü kalbimde yapraklarını döken gülleri,
Bir bir sana sökerim.

Sen şiir ol,
Bak gör o zaman içimdeki argınlığı.
Tek tek tanış bütün benliklerimle.
Hepsini selamla ve kaç şiirim varsa,
O kadar adamın sana olan aşkını oturup izle.
Altı yüz adamın,
Onlarca kez seni sevişine şahitlik et.

Sen roman ol,
Yaza yaza bir türlü bitiremediğim.
Geçtiğin sokakları sayfalarca anlattığım,
Tek bakışına dolup taşan kalbimi,
Sayfaların arasında yıllar geçirerek
Anlattığım bir roman…
Bir türlü noktasını koyamadığım
O saftan güzelliğine,
Bana bin sayfa daha yazdır.

Sen türkü ol.
Gözlerinin içinde sonbaharı yaşadığım,
Ve rüzgarlarıyla dolan saçlarında,
Bu mevsimdeki gözlerinin tadıyla,
Dilime tutulan bir türkü ol.

Bu öğlen vakitlerinin bile,
En güzel düşü,
Gözlerinin bitmeyen gülüşü.
Sonbaharın gözlerine resmedilişini,
Yaratan tanrıya,
Yeniden bin şükür benim adıma.
Hep bir mutluluk olsun içinde,
Hem senin, hem de benim adıma.

Sen ister şiir, ister roman, ister türkü ol,
Ellerimdeyken gül yüzün,
Tek şahısın bütün memleketimin.
Gülümsemenin,
Yarattığı depremleri
Benim ömrüme peydahla
Tam şuramda yetiştirdiğinin,
Ellerini koklayıp öpmesi dileğiyle,
Yıllarımı sana bırakıp,
İsminin başına bir şiir ekliyorum.

Tanrının Armağanı

Yukarılara baktıkça seni düşlüyorum.
Gözlerimin önüne pasaklı bulutlarını itiyorsun,
Ağladığını görüyor memleket.
Bahar canlandırıyor bir damla yaşın,
Ama sazıma da düşüyor senin içimi kanatan yaşın.

Tanrının bir armağanı olan gözlerinde,
Denizler ayrılıyor göklerden.
Denizin üzerine yazdığım bir şiir,
Mektup olduğunda,
Kokusu varıyor bana ellerinin.

Bir zamanlar güldüğün bu dünyada,
Sıraya diziliyor şu vakit mevsimler.
Saçına değen rüzgarın şarkıları,
Bütün kıyılarında dinleniyor İstanbul’un.
Gözlerin bu memlekette,
Bu coğrafyada,
Tanrının hep tek armağanı oluyor bana.

Şiirler yazıyorum kimi zaman güvercinlere benzeyen.
Senin ellerine bir gün varmalarını,
Ve Tanrının armağanını,
Bir ışıkla yeniden doldurmalarını bekliyorum.
O güzel kokunu taşıyan rüzgarlar,
Yeniden sen kokmasını sağlamalı şiirlerimin.

Bilmem duyuyor musun oralardan,
Yetişmeye hala devam eden yeni ozanları.
Hiçbir vakitte dindiremiyorlar,
Bu şarkıların seni sevdiğim kısımlarını.
Dinlediğin her şarkıda hatırladığını biliyordum,
Seni ne denli sevdiğimi.
Eğer dinlemeye devam ediyorsan hala oralardan,
Hatırlamaya da devam etmeni istiyorum,
Seni hala ne denli sevdiğimi.