İpten Hayat

Üzerime bir dünya geliyordu.
Ciğerime doldurduğum her sigaranın dumanı,
Düşüyordu tavanımdan.
Ayrıldığında yağmurların yolu bulutlardan,
Benden birşeyler koptuğu,
Ve kopanların bu kadar koyduğu bir gece,
Daha doğmamıştı yeryüzüne.
Artık,
Ne bakabileceğim bir aynam,
Ne de baksam dahi görebileceğim bir insan kalmamıştı.
Islak iplerini ecelin,
Ellerime dolamaktan,
Mesul değildi yüreğim.

Unutturdu bana bulutları izletmeyi hayat.
Unutturdu sahiplenmeyi yıldızları;
İçimdeki uçurtma aşklarını,
Ve eve dönüş vakitlerini mektebin.

Uzun seyahatlerimden çıkarmıştım şarkıların yerini.
Yanıma bir kitap almıyordum bile.
Beklemiyordum artık bu yollarda,
Yağmur damlalarının,
Otobüs camlarına hakim olmasını.
Yan koltuğumda tutacağım bir el yoktu.

Bu hayat çizgisinin tam olarak neresinden koptuğum,
Asla bilinmeyecekti.
Ne bulut kalıyordu gökte ipi asacağım bir tavan,
Ne de sıkılacak bir boynum.
Bir katil aramayı bıraktığımda artık şiirlerde,
Koptuğum aşikardı. 
Beni umutlarım da öldüremiyordu.

Kırıldığım bu ipler üzerinde,
İstediği gibi edebilirdi dansını yorgunluklarım.
Bende artık,
Yorulacak bir yürek de kalmadı.

İzsiz Nallar

Kahırlara sonsuz duyulacak merhem,
Gözlerde buğulanmış küçük su damlaları,
Yeter mi bahtın izlerini sarsan,
Kervan dolu nalların,
Toprak altında da duyulacak merhamete,
Şahit olması için.

Yolları gözlüyor görünümü kirli ağaç dalları,
Dili olaydı,
Lazım olur muydu
İzlerimi silip atan nalların şahitliği.
Benden geçen nalların izlerini,
Arkadan silip süpüren kimdi
Ey ağaç dalları ?
Üstümden geçen rüzgarların
Yok edemediği dünyada,
O nalları ilerleten sahi, kimdi ?

Kimdi silen beni,
Geçmişimin yeşerttiği çimenlerden ?
Kimdi acımayan,
Ay ışığına kurban verdiğim açalyanın cesedine ?
Farkı var bugünlerde,
Ezilip geçilmelerin.
Nankör terasların kurbanı mıdır tüten sigaralar ?
Fırlatılmak yükseklerden, yerlere,
Ahlakın kabulü müdür ?

Zirâ tek başına kalmış yol yorgunu birinin,
Boynu yanık kalır bu yollarda.
Kavuran sıcakların altında,
Şarkılar söyleyen kızlardır serabı.
İnanmak ahlakların var olduğuna,
Beni kurtaracak mıdır bu yoldan ?
İzleri silenler var oldukça,
Kim için direneceğim o vakit ?

Üzerimden geçmeden kalabalık kervanların nalları,
Sağlamlaştıracağım artık törpülenmiş izlerimi.
Yoksa,
Kalmayacak yaşamın anlamı.

Aynada Bir Süveyda

Bu güz yoncalarının peşinde,
Unuttuğu bir lahzada
Tam çekerken vücudunun her yerinden yarıkları,
Uzun solukları dizer gibi boğazına,
Sunulan gayretsiz bir armağanın,
Alnındaki perdeyi kaldırır gibi
Duygularını özlüyor o.

Güneşler uçuruyor bir mavinin üzerinden.
İçini kaplayan kanı,
Bir papatya beyazına kusuyor.
Gözlerini unutuyor uzun bir vaktin ağrısında.
Dünyanın üzerinden geçiyor yeni bir yaşın,
Ölüm kokan bağrında.
Güneşin gözlerinden öpen bir dostu,
Güneşin içinde cayır cayır yakıyor.
Bu hülya içinde,
Direnmek tutkusuyla yüzen teknenin
Üzerinde dilhun bir mektup olup,
Varamıyor hiçbir varına.

Yoruyor,
Elini açtırarak tanrıya seslenen süveydasını.
Sisli ve yorgun dalgalara bırakıyor bunca yıl gövdesini.
Denizin dağları aştığı bir coğrafyada,
Yükseklerden bırakıyor çehresini,
Kokusunu her yağmurda çevresine dolduran,
Mehlikasına.
Gündüzün aşkıyla doğuyor bu bahar gözleri.
O baharlarda,
Dağlar aşıyor denizlerin üzerinde bir güveşte.

Gökyüzünü açıyor bir elinde içkisiyle.
Kanadığı yerden fırlatıyor göğe,
Bir avuç toprağı.
O gün son defa,
Yağmurlara ölüyor yaşları:
O yârin ışığında,
Ölümünün bir anlamı olması umuduyla.

Son Sinema

Yağmurların şarkısına gök gürültüsü eşlik ediyor.
Uyanan zelzeleyi alıyor gözümün üzerinden.
Hayat,
Benden bağımsız bir şekilde akmaya devam ediyor.

Kıyılarda bıraktığım gençlik,
Bir tutam daha sönüyor.
Güneşin ışıklarında,
Olmayan kışı taşıyorum bağrımda.
Kendimi görmeyi bekliyorum
Dünyanın hala yanmadığı bu diyarda.

Bir meleği sevmiştim yalnızca.
Eksik etmiyor gibiydi tanrı, güzelliğini benden.
Üşüdüğümü öğrenmiştim zamansız.
Her rengini görmüştüm kanımın.
Hangi söze sığacağını aşkın
Bulamamıştım.
Ya yaşamdan yoksun kalmıştım,
Ya da kendimden.

Kirpiklerimin üzerinde birikmiş gibiydi,
Ezilen kalbimin ağrısı.
Bu yüzden bağlıydım tanrının yağmuruna;
Kırıklarından akıyordu kalbimin ağrısı canımın.

Ben ışığına yürüdüğümde,
Ardımda bırakıyordum onlarca yüzü,
Hep gülüp, hep üzüldüğüm sancılı anıları.
Gökkuşağının altında demlenen yüzüne,
Kusurlar ekliyordum bir türlü görmekten noksan olduğum.

Ölmediğimi anlıyordum
Boynundan duyunca papatyaları.
Arafıma, ölümle yaşamın arasına,
Bir de seni ekliyordum.
Çünkü sen,
Hayatımın ideallerine,
Yalan dolan masum hikayelerine,
Gözlerimin çıplaklığında kanların süzüldüğü,
Gecenin ahlaksız ayına,
Çocukluğumda düşürdüğüm,
Yollarımı zebanilerin çilingir sofralarına düşüren,
Aşkın,
Bu dünyadaki son sinemasını izlettiriyordun bana.

Aciz Fahişe

Güllerin içinden izliyordu savaşı.
Bir tarafında merhametin keskin baltası,
Bir tarafında gaddarlığın küçük bir papatyası vardı.
Ellerini güllerin içinde dolaştırdığında,
Yaralıların kalbi kanıyordu bu dünya üzerinde.
Sevmek geçemiyordu sevişmekten öteye.

Fahişe kolları ve dudaklarıyla varacaktı hükmün sehpasına.
Canında biliyordu haykırdığını bağlamaların,
Ama bir merhameti,
Dilenirken bekliyordu tanrıdan yalnızca.

Kafasını kaldırmış göğe,
Yıldızların içinde hep görmeyi düşünüyordu
Kalbinin aynasını.
Gülen gözler görüyordu benimle
Morarmış göz altlarından sıyrılan.
Dişlerinin arasında geçmişin yükünü,
Anlatamamaya tabi zorluklar biliyordu.

Şiirler istiyordu birtakım bulutlardan.
Şairden bir gönül borcu istiyordu.
Yazarlardan bekliyordu romanlarca sırf onu dolduracak güzelliği ve emeği.
Paçasındaki yalnızlık yerini prangaya bıraktığı zaman,
Benim bile sevesim geliyordu.
Ancak merhamet,
Benim dünyamda kesmişti gaddarlığın papatyalarını.
Tıpkı sevmenin,
Sevişmekten öteye geçtiği gibi.

Yadırganış

Çoğu şeyi aldılar.
Ellerimle tuttuğum hayallerimi aldılar,
Kapımı sonuna kadar açtığım yaşamın fedaları.
Birkaç hayalim vardı.
Yanımda bir o kadar adam, dost…
Aldılar.

Göğsümde sakladığım mermileri
Aldılar.
Hala hissettiğim soğukluğunu,
O kanımdan aldılar yaralarımı.
Öldürseler acımayacak canımı,
Bir yağmur tanesiyle yaktılar.

Şimdi dört yanımdan hissediyorum
Sıradanlığın getirdiği soğuk ölüm hissini.
Bakıldıkça eskiyen güllerin,
Bahar güzelliğini elinden alan tanrı,
Ne umutlarla yaşadıysam
Hepsini anlatma vaktin geldi bana.

İster eskimiş ceketimden al sıcaklığımı,
İster canımın en içinden.
Gözlerimdeki ışıltıların yerini,
Kanlara bırakmanın sebebini anlat bana.

Yaşamım boyunca kaçtım hep soğuklardan.
Kaldırmıyordu kandan ıslanan ceketim kar tanelerini.
Ellerimi toprağına her koyduğumda
Bir umudumu daha gömüyordum yanına.
Attığım çığlıkları unutuyorken ben,
Senin yanındaydım tanrım.
Bana bir şemsiye uzattığında ölmemek için,
Kolumu kaldıramayacak kadar yorgun
Ve gözlerimi açamayacak kadar yaşlıydım.
Yüklediğin mevsimlerin ağrısını,
Kaldıramıyor artık kireçli bacaklarım.

Tanrım,
Bakma kalıbıma.
Üfleseler ağlayacak gözlerimle,
Ya göğünde ararım seni,
Ya yerinde.
Her daim bilincinde yaşattın ölümü bana.
Hazırdım hep seninle buluşmaya.
Unuturdum ertesi günü hep.
Yaprak kıpırdatmayan rüzgarını tenimde,
Ağarmış saçlıların somurtuşlarını gözümde,
Bahar cıvıltısına benzeyen çocuk gülüşlerini kulaklarımda,
Yaşamak vakti dolunca bulurdum.
Seninle buluşmanın yüzüme ettiği tebessüme
Hep şahittim yalnız başıma.

Bir sahil kenarında,
Sevgiliyle buluşmayı bekler gibi,
Daima beklerdim,
Tutmasını ellerimi meleklerinin
Ve kavuşmayı sana.

Adrian


Seninle duyduğum doğruydu “Ben seni çok sevdim” diyen Adrian’ı.
Ardından düştüğüm,
Ve demeye gücümün varmadığı,
Bir kar tanesi düşünce O’nun dilinden,
Tüm yüreğimle ben de söyledim:
“Kan revan içindeyim” dedim.
Dedim,
Duyulmamaya ant içmiş bağrımın ağrısıyla;
Yaşlanacak kalbimin üzerine basa basa,
Bu dünyanın kış yağmuru gibi akan,
Her buhranımda yeniden var olarak,
Titreyen sesimi duymadan son bir mücadele ile,
Dedim.
Doğruluğun acıtan yansımasıyla,
Yalnız kaldım.

Kemal Ağabey

Yaprak kıpırtadan gülüşüyle Kemal Ağabey
Bir çocukluğu anımsatır gibi,
Bu hüsran yollarını
Yormuyordu bizimle.

Acizliğin tohumları
Çiçek açıyordu avuçlarında,
Koklamıyordu yapraklarını
Bizler gibi.

Yalnızlığın ellerinden tutmuş ruhunda
Çocukluğun en masum yadırganışıydı,
Gülüşü.
Cebindeki anahtarların şakırdayışı,
Sırtındaki yükün
Tatlı yorgunluğunu anlatıyordu.

Elimdeki taşı bırakıp,
Kucak dolusu sarılmaları özlediğim,
Nadir anların meşalesi gibi aydınlandı Kalbimin,
Ve çocukluğumun yanıbaşında.

Urganların elinden boynumun kurtulduğu,
O aşkla çıktığım tren yolculukları,
Ve hüsran yollarını yorduğum
Dokunaklı mektuplar arasında,
Sesimin ilk defa çıktığı bir gülüşle,
Yudumluyordu çayını
Kemal ağabey.

Mağluplar Sokağı

İki yol…
Birinde sen yürüyorsun alel acele adımlarla,
Birinde ben boşu boşuna.
Kalbinin acıdığı zamanlar,
Sanırım çok geride kaldı.
Ya da artık çocuk değilsin
Beni sevecek kadar.
Çünkü
Kokun huzur yaratmaktan
Vazgeçmiş İstanbul sokaklarında.
Yani bu demek oluyor ki,
Sen kaybetmişsin.
Yani yeni bir hiçkimse…

Hala aynı bu şehir benim sokağımdan.
Evler hala bildiğin gibi
Kara kara giyiniyor.
Sokağımdaki beti benzi atık toprak,
Hala senin sokağındaki çiçekleri gözlüyor
Uzaktan uzağa.
Farkediyorum,
Ama kavuşturmak sevenleri,
İçimden gelmiyor.

Şehirlerce uzaktın sen o sokakta yürürken.
İzlerdim seni evimin ücra bir penceresinden.
Şimdi başka bir kıtaya taşınmış gibisin.
Terkedilmiş ve unutulmuş sokağımda,
Devlette olmasa kalırım öyle iyice.
Sağolsun.
Oysa senin sokağında hiç istemediğim,
Ama özendiğim kalabalıkların var.

Uzunca yol katedecek bir trende,
Bir koltuk beklercesine ayakta gibiyim yıllarca.
Sen bazen,
Elini tutuyorsun hiçkimselerin.
Pervazına her ay yeni bir çiçek bırakıyorsun.
Yaşıyorsun,
Ama bu sokakta da yaşam olduğunu,
Hiç bilmiyorsun.
Komşularından duyuyorsun her ay,
Burada birtakım insanların öldüğünü.
Ama o insanların ben olduğumu bilmiyorsun.

Nedenler

Ben kimseden,
Güzel gülmesini istemedim.
Ya da çiçek açtıracak bir ışıltıyla,
Gözlerime bakmasını,
Hiç beklemedim.
Aynaların karardığını farkettikçe,
Nedenini anladım.

Güzel kavramını dilime alırken yutkunuşum,
Bundan ibaretmiş.
Ben gelince,
Boynunu büken aynalar,
Ben geçince solan papatyalar,
Sevdikçe kaçan köpekler,
Yürüdüğüm yollardan ayrılan insanlar,
Nedenlerini anlayabiliyorum.

Yaşlarımı kanattıran çirkinlik,
Tenime kazınmış örseleye örseleye..
Vicdanımda hep bir durgunluk var,
Yere, göğe ve güzel her şeye…

Kadıköy vapurları,
Martısız kalır Eminönü seferlerimde.
Kız kulesi seyircisiz kalır
Üsküdar gezintilerimde.
Kalbimin üzerindeki baruta,
Bir gün bir ateş de sen çakıver Galata.
15’deki Gelibolu’nun kokusunu,
Duyabiliyorum üzerimde.

Bir manzaraya küskünüm.
Yollarını yalandan yürüyorum.
Bir güzellik gibi hissetmek için,
Uzaktan bakan birine,
Manzaradanmışım gibi duruyorum orada.
Nedenini
Anlıyor musun ?

Bazı Acıların Hikayesi

Bazı acıların hikayesi,
Yanımızdan geçen amcaların,
Ağarmış sakallarının hüsran bekçisi…
Köşelerde oturan dostlarımızın,
Şarabındaki uğultunun senfonisi…
Bıyıkları terleyen delikanlımın,
Uykusunun maraz varisi…
Elindeki sigaranın,
Tezden ölüm diye inleyişi…

Yakın aşkların bir sonu,
Bu denizde cesedin yoğunluğu.
Ve uzak aşkların bir marifeti,
Gözdeki miyobun tedavisi.

Bazı acıların hikayesi,
İnsanlığın güzel evladı…

Kendimden Olmayanlar

Üzerimde yaralı bir cevher,
Kalan günlerime ışık tutar.
Ardımda koşturan,
Kendimden bağımsızca güldüğüm,
Kendimden olmayan parçalar var.

Gözlerine şahit bu cevher.
Bükülmüş gibi tam ortasından,
Gördüğüm doğrular.
Yıkılmış bir hayalin,
Mert harabı var.

Duruşum seyrek.
Tek ayağım basmazken,
Yüreğime dolmuş bir kara bulut var.
Ne kadar gördüyse dünyayı,
O kadar yaram var.

Bir cihanı talan etmiş geze geze.
Her gün yeniden doğduğu,
Hızlıca gelişen korkularımda,
Talan olmanın da korkusu var.
Yakındığım ömrün,
Ayaklarıma ettiğim paspastan,
Ağrısı var.

Üzgünüm,
İçemediğim çorbalar,
Koklayamadığım çiçekler,
Yaraşamadığım gülüşler,
Oynayamadığım,
Oyuncaklar var.
Keşke öldüğümden,
Çocukken olsaydım haberdar.
İçimdeki bu sancı neden ?
Düşünüp durmazdım,
Yıllar boyu olup derbeder.

Bir gün bir mezardan kalkarsam,
Gam yiyeceğim çok şey var;
Daha fazla tutamamak sevgilinin elinden,
Okşamamak kardeşin saçlarını,
Sıvazlamamak babanın sırtını,
Yaşayamamak annenin kokusunu,
Gülememek eşe dosta,
Sevilememek,
Sevdiğin kadar

Korkak

Aklığımın aynası vursun isterim,
Dostlarımın yorgunlukla dolu gözlerine.
Bende açılan umudu,
Sevdalılarının ellerine doldurmak isterim.

Yurdumda yutkunan türküler var.
Sevdasından kopuk telleri bağlamanın.
Gelecek denilen kavramdan yaralı,
Muzdarip, gariban…
Gözleri çekilmiş güneşin ışıklarından.
Hali bir dem dolusu derman bekler.

Şimdi biriktirmişim aksattığım yaraların tecrübesini.
Nafile imiş yıllarımın kumbarası.
Yatağımda tir tir titriyorum,
Gelmesin yeni bir yaranın ağrısı.
Buymuş yıllarımın öğrettiği.
Dosta uzattığım el,
Korktuğum yatağın karanlık kısmından ibaretmiş.

Sezgilerim kuvvet atar pörsülü aklıma.
Ben kurtarırım elbet derim,
Gönlünü çöllerde kavuran mecnunları.
Serap etmekten başka bir haber değilmiş,
Sunduğum, o eşsiz bilinen dermanlar.

Tecrübe edindim senelerdir.
Teh dedim kabaca, bu ne ki ?
O göğsümü kabarttığım çilingir sofralarından,
Kabarık göğüsle ayrıldığım çoktu.
Kimse bilmezdi lakin,
Yeniden sararsa bu yara,
Nasıl gizleneceğimi yorganın altında.
Yastığımda,
Kaç senedir yağan yağmurlar kadar,
Yaş biriktiğini,
Bilmezdi kimse.

Çaresizlik kokuyor ellerim.
Nasıl da derdimin yalvarıcısıyım.

Nasıl da üstü kapalı bir korkağım !

Gülümseyeceğim

Zindandaki zindandan güvercinler uçtuğu zaman,
Kırık duvarların ardından gülümseyeceğim.
Aklıma çimenlerde yatan kahkahalarım gelecek,
Denizlere uzanan aşık hallerim de,
Yer yüzünden uçmak istediğim de,
Aklıma gelecek,
Gülümseyeceğim.

Meydanlarda dolaşan âmâların,
Son insanları olmadığı bir dünyada, gülümseyeceğim.
İnadım inat, döşü cesetlerin toprağı olan,
Vicdanı opak şahısları,
Gülümsettireceğim.
Ben yaşayınca mavilikten,
Önemi olacak durgun suların. Gülümseyeceğim.

Sevdalıların jiletleri karın doyurmayınca,
Yutkunan bir mermi oturacak,
Yaşanmışlıklarıma.
Bekleyenlerin otomobili banklar,
Gazete sarılı içeklerle dolacak,
Diyeceğim ;
Ölmemiş hala sevdanın denizcileri.
Gülümseyeceğim.

Merhamet duvarlarının yanından,
Kara trenler geçince dumanıyla,
Öksürükler konacak boğazıma.
Dünyaya ne kadar uzak kaldığımı anlayacağım,
Şükredeceğim.
Gülümseyeceğim.

Güvercinlerin yavrusunu göreceğim eski banklarımda,
Rivayetlerimin aslını göreceğim.
Deryanın telâfuzunu,
Gönlü yarık güvercinlere yaptıracağım.
Gülümseyeceğim.

Çiçekleri doldurup gelen çocukları gördükçe ellerine,
Nereye gittiklerini sorgulayacağım.
Yıldırımların topraklara döküldüğünü hissettiğim an,
Yaşayacağım çocukların gittiği yerleri.
Gülümseyeceğim.

Baş ucuna varınca mezar taşının,
Çıktım zindanından diyeceğim.
Halatlara bağladığım umutları anlattıkça sana,
Yeniden ışıldayan gözlerimle,
Sana karşı gülümseyeceğim.

Kumarda Sevabım

Öpeyim o yaralı gözünden.
Bütün sevabım çekilsin defterimden.
Dudaklarımdan gözüne cennetin merhemi sürülsün,
Sönsün canının acısı.
Merhemin cennetime mal olsun.

Ve hatta döneyim Lokman’ın vaktine.
Dileğimdir serapları bıraktığım kumarda yaradanımdan;
Yanmasın der yüreğimin yanıkları,
Sevdalımın ela gözleri.
Her yola taabiyimdir,
Canımın cananının canı için.

Kumara verdiğim sevaplarım kayıpsa,
Kazanırım yarin sıhhatimi.
Kaybedince kazandığım vakte,
Kurban olurum ela gözlüme.

Acır canı vaktice.
Sezmez akan yaşı.
Yaşından Ege’nin suları utanır.
Bir o kadar berrak,
Bir o kadar muhtaçtır akıntıya.
Anlatırım Ege’nin ağaçlarına,
Nasıl bağlandığını bağlılığıma,
Zemheriler, zemheriler boyunca.

Hakkı sevdanın helalindendir.
Cevher saran kanatları,
Ahu yanının cezbindendir.
Kırk yılın hatrı,
Omzundaki yükünden,
Sevdasındandır.

Hakkım

Havası uçuk bir mezarda,
Hakettiğimi bildim ;
Derinden bakan gözlerinin,
Yüzündeki tebessümle birleştiğini.

Sen ola ki bu dünyadan,
Benim gibi bir dertle yaşayarak ayrılacaksın.
Sırtımda bedenin,
Ve boynumda ahu yanının nefesi sezildikçe,
Yani seni sırtladıkça,
Yorgunluğun dindikçe,
Şu hayata yüzün güldükçe,
Bena dert olmaz bu cihan.

O naif omuzlarına ağır gelir benim yüküm.
İnadına taşırsın sen sevdandan ötürü.
Sen Allah’ımıza gül yüzlü kullar yetiştireceksin,
Bilirim.
Deliler gibi çırpınırım mutluluğun için.
Bedenimden uzak olan bu kafa,
Senin huzurun için çalışacak yıllarca.

Başarısız olduğunda kariyerinde,
Önceden olduğun yerden,
Çok daha yukarılara kaldıracağım sevdiğim.
Benim gücüm hafife alınacak gibi değil, bilirsin.

Yeminimdir, düşmeyeceksin.
Ben olduğum müddetçe o dizlerin kanamayacak.
O umut denen çöllerin saklı güzelliği,
Asla sönmeyecek gözlerinden.
Ölümü arzuladığım vakitleri geride bırakıp,
Tutunacağım bu yaşam denen dallardan,
Gözlerindeki yorgunluğu alabilmek için.

Bırak çökeyim,
Sırtım kopsun, belim bükülsün,
Alnımdan ter eksik olmasın.
Kafamda düşünce, gözümde uyku,
Hatta ve hatta elimde kalem olmasın.
Sen hakediyorsun sevdiğim.
Ben bununla onur duyarım.
Gülümse,
Çekeyim gözlerimden hayatımın karesini.

Evimize döneceğim elbet akşam vakitleri.
Soframda bulacağım sıcak çorbanı,
O nadide bakışını.
Şükredeceğim bu yorgunluğumun güzel tadından ötürü.
Bu adamın canı,
Huzuruna feda olsun.

Sen yorulma,
Sen etme o güzel gözlerini uykulu.
Gülümse bir tek.
O güzel manzara,
Bütün zorlukları koparıyor gövdemden.
Evimin ve gönlümün baş köşesi,
Aşkımın çizeceği yolda,
İlk durağın olacak.

Derinden bir sohbetimiz karşılıklı,
Ellerimizde kahvelerin,
Tadı gözlerinden damla damla düşer.
Her gün anlatırım derinimde yatan seni.
Benim olduğun günü,
Asıl doğum günüm yaparım.

Aklıma düştüğün her an,
Kalbimde ağrıtmayan bir kramp oluşuyor.
Ben böylesini biriktirmedim içimde,
Taşabilmek yıkacaktır gönlü körleri.
Belki ömrümün şu son günlerinde,
Seni doyuncaya sevmek,
Anlatılabilir mi ?

Benim dilim gönlüne bilçare, dersin.
Gözlerim senin yoluna gönüllü bilesin,
Anla halimi, sevdamı gözlerimden, dersin.
Beni körleştiren tek ihtiras,
Orda seriliyken,
Tanımış iken ilk kez elayı seninle,
Nasıl sevdamı susturupta anlayayım ahu yanım.

Hayatımızın romanı yazılıyor,
Henüz dibacesindeyiz.
Bir roman,
Gülüşünden daha güzel bir sonla,
Bitebilir mi ?

Şimdi tutmak vardı elinden,
Bir mahkuma deniz ne ise,
Birleşen ellerimiz de odur işte bana.
Sen,
Sen ahu yanım,
Bir gün memleketin bilinmedik bir yerinde,
Buzdan ve sert ellerime değeceksin.
Havası, suyu derman kokacak memleketimin.

Dört duvar arasında yetişen gülün,
En koyu kırmızısı olacağız.
Öyle içten, öyle net.
Kırmızı sevdiğinden beri,
Elveda siyah güllerim…
Ve hayatıma girdiğinden beri,
Elveda kara kaderim…

Bugün Yarimi İzledim

Bugün yarimi izledim.
Hiç açmıyordu gözlerini.
Alışık değildim öyle,
O ela gözleri hep izlerdi dilimdeki umutları,
Düşler ile.

Teni beyazdı,
Lakin yüzünde güllerin allığı doğurgandı.
Bir gülerdi,
Saçından tırnaklarına kadar renklenirdi.
Gülemiyordu,
Uzanıyordu sevdiğim.
Yüzündeki o allık yoktu.
Bütün ışıltılar sönmüştü.

Bugün yarimi izledim, izledim.
İlk kez dokunamıyordu sakalıma.
İlk kez sıkamıyordu yanaklarımı.
Zaten az birşey kuvveti vardı,
Kolunu kaldıramıyordu.
Başında sakallı bir adam vardı.
Duymaktan çok korktuğum birşeyi okuyordu.

Kalabalığın ardına gizlenmişim,
Ağaçlardan medet umuyordum.
Kafamı gömmüştüm o sert gövdesine,
Kabus olsun ya rab,
Kabus olsun.
Değildi.

Sesim çıkamıyordu.
Ulan gitmişti.
Sesimde kadınların çığlığının sesi kısılmış idi.
Yüreğimde bir acı vardı ama,
Böyle bir şey ömrümce görmemiştim.
Çekilin ulan sevdiğimin başından,
Diyememiştim.

Bugün,
Bugün yarimi izledim.
Nasıl da ısırdım yumruğumu.
Yolun sonu burada,
Ayaklarım nasıl da gidemedi,
Yorganı toprak olan yataktan.
O güzelim ayacıkları,
Çok farklıydı.
O sıcacık elleri,
Buz gibiydi.
Kalksana sevdiğim, kalk !
Yüzüklerimiz var takılacak.
Hayallerimiz var yaşanacak.
Etme, eyleme.
Ben neylerim sensiz.

Bugün yarimi izledim.
Eskiden daha çok izleseydim keşke.
Uzunca yarim deseydim, yarim deseydim, yarim.
Çekme elini göğsümden.
Yıkma darma duman dünyamı.
Ne olursun gel,
Bağımda çay demlemiştim,
Sohbetimiz sürecekti yıllar boyu.

Uçuştu gitti kalabalıklar.
Bir sessizlik, bu kadar mı can yakıcı olur arkadaş,
Konuşsun mezar taşları.
Sevdiğim, hüsran diye konduramıyorum bunu.
Nasıl da gittin ?
Ben sessizlikten korkarım bilirsin.
Seni çok rahatsız ettim koparttığım çığlıkla.
Kulaklarını çok tıkadım haykırışımla.
Ama toprağın ısındı sevdiğim.
Saatlerce kalkmadım uzandığım yerden.
Sen soğuğu sevmezsin.
Çok çabuk üşürsün bilirim.
Kalkarken ceketimi de koydum toprağın üzerine.
Akşam ayazı, sabah ayazı üşütmesin seni.

Hasta olma sevdiğim,
Sonra uzaklaşıyorsun bulaşmasın diye bana.
Sıçak çorba aldım sevdiğim,
İçelim mi beraber şöyle karşılıklı.
Sohbet ederiz hem bak en derinimden.
Kalk sevdiğim kalk,
Sabah oldu.
Karnım acıktı, güzel bir sofra yapar mısın bize ?

Sensiz oturacağım bir sofraya,
Rastlamamıştım ki daha önce.
Bir bardak çayına nasıl da hasretim.
Dayanamazdın hasretime benim.
Özledim derdim.
Çıkar gelirdin hemen.
Şimdi duy sesimi,
Çok özledim.

Bugün izledim seni,
Son kez…

Katla Günlerimizi Sevdiğim

Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.
Kaç yıldız varsa bu gece gökte,
O kadar derdimiz var.

Sözümüz var zebanilere,
Boynumuzun borcudur el ele olmak.
Yürekler aşıp göz değdirince,
Meleklere yollayacağız kenetliğimizi.
Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Yorgunuz saçımızı ağartan yılların ardından.
Bilirsin, dökülüyor işte ruhumuzun dişleri.
Bir kâinattır ki sana armağanım,
Gençliğinin güzelliği saklı yollarında.
Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Bir demlik gece koyuyorum ocağıma,
Düşlerimde gözlerin.
Bardak bardak içiyorum yıldızdan gözlerini.
Ve inanır mısın tadıyorum yorgunluğunu.
Topla artık valizini,
Ve katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Mecnunluğumdur yıllardır düşmeyen dillerden.
İhtiyarlığım gözüküyor artık uzaklardan.
Ve ellerinde nasırlar,
Gönlümün emek kokan manzarası.
Gözlerine sığdırmışsın bütün aklı yıldızları.
Altlarına gecenin görüntüsü sinmiş,
Gülümsüyorsun en can-ı gönülden.
Lâkin yok takatım, aldanmam gülümsemene.
Katla günlerimizi sevdiğim,
Gidiyoruz.

Yâdlarımıza bir avuç türkü sığdıralım.
Ellerim elinde dururken,
Bağıralım,
“Gidiyorum gündüz gece.”
Unutayım diyorum seninle varacağım son durakta,
Öldüğünü.
Bağrıma basayım bütün feryatlarımı.
Ben dardayım sevdiğim.
Katla günlerimizi,
Artık gidelim.

Sen Şiir Ol

Sen şiir ol.
Benim yıllarca yazmayı beklediğim bir şiir…
Ama bir gün,
Altında başka bir şairin imzası olan,
Okuduktan sonra da:
“Keşke ben yazsaydım.”
Dedirten bir şiir olma.

Sen şiir ol,
Yazayım bütün gençliğimi onlarca kıtayla.
Nasıl yoksa seni sevmenin kuralı ve yasası,
Kuralsız ve yasasız yazayım seni aynalarıma.
Okudukça seni,
Nasıl sevdiğimi hatırlayalım defalarca.
O sayfaların da gözlerinden öpeyim.

Sen şiir ol.
Konuşabildiğim bir dünyada,
İlk merhabam sen ol.
Ağlayabildiğim odalarda,
Bana alaycı bakmayan sen ol.
Güldüğümde zayıf gözükmeyeceğim bir sofrada,
Sebebim sen ol.

Sen şiir ol.
Ben cesedimi,
Mısralardan toprağa taşırım.
Ölü kalbimde yapraklarını döken gülleri,
Bir bir sana sökerim.

Sen şiir ol,
Bak gör o zaman içimdeki argınlığı.
Tek tek tanış bütün benliklerimle.
Hepsini selamla ve kaç şiirim varsa,
O kadar adamın sana olan aşkını oturup izle.
Altı yüz adamın,
Onlarca kez seni sevişine şahitlik et.

Sen roman ol,
Yaza yaza bir türlü bitiremediğim.
Geçtiğin sokakları sayfalarca anlattığım,
Tek bakışına dolup taşan kalbimi,
Sayfaların arasında yıllar geçirerek
Anlattığım bir roman…
Bir türlü noktasını koyamadığım
O saftan güzelliğine,
Bana bin sayfa daha yazdır.

Sen türkü ol.
Gözlerinin içinde sonbaharı yaşadığım,
Ve rüzgarlarıyla dolan saçlarında,
Bu mevsimdeki gözlerinin tadıyla,
Dilime tutulan bir türkü ol.

Bu öğlen vakitlerinin bile,
En güzel düşü,
Gözlerinin bitmeyen gülüşü.
Sonbaharın gözlerine resmedilişini,
Yaratan tanrıya,
Yeniden bin şükür benim adıma.
Hep bir mutluluk olsun içinde,
Hem senin, hem de benim adıma.

Sen ister şiir, ister roman, ister türkü ol,
Ellerimdeyken gül yüzün,
Tek şahısın bütün memleketimin.
Gülümsemenin,
Yarattığı depremleri
Benim ömrüme peydahla
Tam şuramda yetiştirdiğinin,
Ellerini koklayıp öpmesi dileğiyle,
Yıllarımı sana bırakıp,
İsminin başına bir şiir ekliyorum.

Tanrının Armağanı

Yukarılara baktıkça seni düşlüyorum.
Gözlerimin önüne pasaklı bulutlarını itiyorsun,
Ağladığını görüyor memleket.
Bahar canlandırıyor bir damla yaşın,
Ama sazıma da düşüyor senin içimi kanatan yaşın.

Tanrının bir armağanı olan gözlerinde,
Denizler ayrılıyor göklerden.
Denizin üzerine yazdığım bir şiir,
Mektup olduğunda,
Kokusu varıyor bana ellerinin.

Bir zamanlar güldüğün bu dünyada,
Sıraya diziliyor şu vakit mevsimler.
Saçına değen rüzgarın şarkıları,
Bütün kıyılarında dinleniyor İstanbul’un.
Gözlerin bu memlekette,
Bu coğrafyada,
Tanrının hep tek armağanı oluyor bana.

Şiirler yazıyorum kimi zaman güvercinlere benzeyen.
Senin ellerine bir gün varmalarını,
Ve Tanrının armağanını,
Bir ışıkla yeniden doldurmalarını bekliyorum.
O güzel kokunu taşıyan rüzgarlar,
Yeniden sen kokmasını sağlamalı şiirlerimin.

Bilmem duyuyor musun oralardan,
Yetişmeye hala devam eden yeni ozanları.
Hiçbir vakitte dindiremiyorlar,
Bu şarkıların seni sevdiğim kısımlarını.
Dinlediğin her şarkıda hatırladığını biliyordum,
Seni ne denli sevdiğimi.
Eğer dinlemeye devam ediyorsan hala oralardan,
Hatırlamaya da devam etmeni istiyorum,
Seni hala ne denli sevdiğimi.

Yaşamak Kalıntıları

Yaşaması zor silinen lekelerin boşluğunu.
Dertlerim, perdelerin ardında bırakanlardan gülüşlerini.
Tanrı tependen gülüyor gibi.
Ekini yoruyor yaşamanın.
Uzaklardan güneş doğuyor,
Bir manası kalmıyor günlerin.

Bir şey demek gelmiyor içimden hiçbir kadına.
Bir zamanlar o türküler yüreğimde,
Bağırta bağırta yakan,
Artık neredeler,
Aramak gelmiyor içimden.

Eskisi gibi değil gökte uçurtma beklemek;
Güneşin batışını izlemek.
Harlanacak bir alevin kölesi değilim artık.

Bir güzelliği kalmadı yaşamanın.
Kayaların taşrası,
Ve bu durgun suların aldığı birçok şey gözlerimden,
Yaramıyor artık vicdanımdaki korlara.

Aşksızlığın kadehi yıllardır içimden kalkan bu sofrada.
Bağrımda, gerisini kaldırabilecek bir bahar yaratmadı tanrı.

Adın Yağmurdu

Gece olsaydım üzerine serilip,
Ancak bu kadar yakışırdım toprağına.
Sustuğumuz şarkıların,
Yüreğimizden öptüğü sahneler olsaydı hatıralarımızda,
Dokunmaktan korkmazdı kalbim.
Sevmek,
Geceyi konduruyorsa bakışlarıma,
Sevilmek,
Hep gündüzün olurdu canım.

Özlerdim elbette,
Gülüşünle gözlerini harmanlayan cenneti.
Yürüdüğün o güzel sokaklarda,
Kokularını senin güzel kokuna karıştıran,
Baharları benim yerime seninle yaşayan
Çiçeklerin adı kardelen olurdu.
Adın yağardı göklerden,
Ben hep adının altında ıslanırdım.
Senin adın bir kere değdi mi kalemime,
İlk kez dinlerdi bu sayfalar yazdıklarımı.
Çünkü seni sevmenin,
Bir kudreti vardı kalemimin üzerinde, canım.

Şiir olsun artık bu kaygılarım.
Dağların eteklerine nehirler bırakan gözlerin,
Düşlerimde memleketimin kokusunu getiren ellerin,
Her yalnızlığımda kulaklarımı saran sesin,
Ve senin bu dünyaya güldüğün bir gün,
Artık şiir olsun ellerimden uzanan
Ve kanatlarına varacak olan.

Bırak yorgunluğunu kahpe yıllarının ardında.
Çünkü şiir olabilecek her şey,
Hayat başlatmaya yetiyor seninle bana.

Bir Kız Çocuğu

Bazı günler görüyorum yaklaşan;
Cebimden cehennemi çıkarıp,
Kalbimi yanan ateşiyle doldurduğum,
Uzunca türküler çığırdığım,
Ve her soluğumda tenimden yaramı indiren.

Üzerimde bir leke görünüyor.
Şeffaf duygulardan alınmış tınısı,
Güne uyanışımı resmediyor zehir zembereğiyle.
Tırpanlarla dolaşıyorum en güzel yoncaları.
Ve dahası hep bir katil gibi değildim alırken canları.
Yanımda soluşu kimi gülün,
Benim suçum değildi.

Perdeler aralanıyordu sabahleyin,
Elimden tutan bir şehir vardı.
Yıllardır söylediğim şarkılara
Kimse kulak asmıyordu.
Unuttuğum sözleri bırakıyordum onlara.
Kimi tellerinde hayatın,
Yorgunluğunu bırakıyordum bu kaldırımların.

Yollarını açan bir bahar bekliyordum.
Temiz suratıyla gülebilecek bana.
Gülüşümü istiyordum geri.
Baharı tanımak istiyordum bu şehirde.
Gündüz gözüyle uçurumlarda oturarak,
Denizin üzerine serilmesini bekliyordum ayın.
Zamanın elinden bir kız çocuğu umuyordum.
Ahiret mecrasından bile alıp götüremeyecek sevgimi,
Bir kız çocuğu…

Londra Yağmurları

Senin gözlerin yanaklarımda allıklar yaratır.
Londra’nın sırılsıklam kaldırımlarında,
Gözünden görürüm uzaklığımı.
O gülüşünün altında biriktirdiğin acıyı,
Londra yağmurları döker eteklerinden.
Allayan yüzümü sevimli gözlerinde,
Düşen her damlanın sesinde öldürürler.

Akşamdan çalar bitkinliğim.
Yorgunum, bilirsin.
Hayatında ölmenin yarasını siliyorum hala.
Ne giden gözlerinin acısını buldum cehennemde,
Ne de bakan gözlerinin güzelliğini cennette.
Tanrıya mağlup olmak yoruyor kibirli ruhumu.

Saçların uzanıyor burada topraklara.
Boynunda bir papatyanın çocuğu doğsa yadırgamazdı kimse.
Uzun uzun kalabilseydim keşke
Durduğunda akan kaderin elinde.
Başka bir günaha daha yenilmeden,
Londra’nın umarsız yağmurlarının altında,
Ömrümce öpmek isterdim gözlerinden; 
Geceye seninle olduğumu,
Ve rengini değiştirdiğimi dünyanın,
Elime dolunayın ışığını indiren bir kalemle,
Islak kaldırımlarında Londra’nın
Sokaklar boyu yaza yaza anlatmak seni…
Sen ölürsün,
Ben de ölürüm yazınca seni.

Sevmek İstiyorum

Affetmek istiyorum.
Kendimi öldürmemek için yarattığım sebepleri,
Gülmek için girdiğim ortamları,
Sevebilmek için yarattığım yalnızlığı,
Güvenebilmek için kendimi kandırışlarımı,
Affetmek istiyorum.

Edilemeyen intiharı,
Aklıma korkaklık olarak kazıyan kişileri,
Öldürmek istiyorum.
Her gün ölümün güzel düşünden uyandırıp,
Yüzüme sırıtan güneşten ayrılmak istiyorum.
Rüzgarları yavaşlatan,
Tüylerimi dikleştiren hafif rüzgarıyla,
Hiç umursamadığım somurtuşlarını ihtiyarların
Gözüme inatla değdiren,
Sokaktaki çocukların gülüşlerini dolduran kulaklarıma,
Ölüm hissinden,
Uzaklaşmak istiyorum.

Tutmak istiyorum elinden,
Bilerek kanamayacağını ellerimin.
Ölmek için verdiğim savaşların ganimetlerini,
Yaşamak umuduna devretmek istiyorum.
Beni yaşama bağlayan gözler için,
Gülüşüyle parlayan insanlıkları görebilmek için,
Acizliğini unutarak bir nefsin,
Sevmek istiyorum.

Bir sevmek istiyorum,
Duymadan kaygılarını.
Unutarak bu memleketin sorunlarını,
Yaşayabilecek kadar sevmek…
Dünya üzerinden silmek istiyorum,
Yanlış kararlarımın ağrılarını,
Ya da unutmak,
Sevince.

Yoruldum en boktan şarkıda üşümekten.
Kanamalara dayanamayacak ölgünlüğe vardı kalbim.
Hep bir paslı saçın gölgesini taşımaktan,
Bedenime verilen ruhun çatlamış damarlarından,
Yoruldum artık bu ağrıları taşımaktan.
Yaşadıkça sorumlusu olmaktan her ölümün,
Sevemedikçe yaralamaktan güzel gülen gülleri,
Yoruldum ben.

Bana bu sofradan kalkmayı öğret tanrım,
Ayıp olmasın diye yaşamak zorunda olmaktan,
Yoruldum.

Bana güldüğün zamanları hatırlıyorum.
Dudaklarının arasından yaşamın şarkılarını,
Kuşları göğe salacak güzellikte fısıldıyordun kulağıma.
Cennetin kokusunu son çektiğim zamandı içime.
Tutmak gibiydi yaralarını bu kentin.
Zor geliyor şimdi
Her tuttuğumda elini,
Yanması canımın.

Sabahla Tanışıyorum

Kuşların ötebildiğini duyuyorum boğuk bir kentte.
Nefesleri duyulacak gibi.
Bu kulaklar şahit, bilirim,
Kor bir acının çığlığı diniyor ötmelerde.
Yaram açılıyor sanırım,
Gözümde buğulu sahneler,
Dumanlı bir zamana renk katıyor.
Hiç ağlarken gülmemiştim oysa.

Boğazımda tarifsiz bir acı hepinizin bildiği.
Sözü farklı, özü farklı, sebebi farklı.
Matarama tatlılık geliyor.
Kalbimden kusuyorum bu kanı sanırım.
Kafamı uzatıyorum penceremden,
Hiç sabahı seyretmezdim oysa.

Bahçelerin rengi görünüyor.
Ağaçlar dokunuyor gözüme.
Toprakta takılı kalıyor aklım.
Doğanın türkülerini duyuyorum,
Boğuk kenti silerekten gözümde.
Geceyi silmezdim, hakikatim, zaman aralığım,
Geceydi.
Sabah olunca,
Hayal kapaklarım açılınca,
Yapraklarını seyrediyorum naif ağaçların.
Hiç ağaçların yeşil olduğunu,
Görmezdim oysa.

Karamsar ve dumanlı bir ışık iniyor bütün geceye.
Bulutlar gözüküyor tepemde,
Belirginlik savaşı veriyor yıldızlar.
Sabah oluyor sanırım.
Aklımda berrak sular var.
Ne kadar temiz bir acıdır bu,
Şafağın böyle denli masumluğu,
Hiç aklıma gelmemişti oysa.

Sabahla tanışıyorum.
Elini sıkıyorum gözlerimle.
Merhaba gözlerimdeki ışıltı,
Ben daha yeni doğuyorum.

Hüsrânım Kırar Heybetimi

Kara gözlerim sürgündür düş kırıklarıma.
Hüsranım içimdeki kara harba.
Yolcuyum, yolun derbeder pahasına,
Vaveyla yüzlüm, ruhum bağlıdır ceset torbasına.

Gerile gerile helâk derdimdeki devâ.
Yeri gelir bahara,
Yeri gelir dumana kabri döner vahası.
Kara duvar sözü bundan ahu gören yanıma.

Sepetimde taşır cihandaki âmâ,
Görmediği kini sallaya sallaya.
Yorgunum, kârım iyiyimlerin cabası.
Sonumun hükmü karaltır beni yaka yaka.

Renklerin anımsanışı noksan çocukluğumda.
Kara kapılar hatırımda,
Kırk yılın hatrı, akıttığım kanın yarası,
Görülmemiş gibi benzi soluk duvarlarda.

Rahmetim günüm kadar idamda.
Yağlı urgan yüreğimin boynunda.
Uzaklardan yoğruluyor gibi acısı.
Ey benim heybetim !
Ne oldu her gün her gün, Yeniden vardığına…

Yalnız Olduğumu Bildiğim Bir Yer

Yalnız olduğumu bildiğim bir yerdeyim.
Sokak lambaları defalardır sönmüş.
İtler kovalamış sokaklarca.
Yalnız olduğumu bildiğim bir yerde,
Yalnız olduğumu unutmuşum.

Her faniyle çarpışma içerisindeyim.
Üzerime kürek kürek toprak atılmanın,
Hayalleri dört dolanıyor.
Çarpışıyorum kırılana kadar kemikler.
Fanilerin bir yumrukluk canına karşılık,
Unutuyorum fani olduğumu.

Yaralanıyorum kimi zaman.
Başımı dizine yaslayıp sızlanacak birini,
Bulamıyorum.
Kendi sesimin yankısına şahidim kalbimde.
Çevremde fütursuzca bir sessizlik…

Sürülerce kapı açıyorum birbirine giden.
Alnımda çaresizliğin terleri buharlaşıyor.
Yalnızlığın anlamlandıramadığı ücrayı,
Karakterime gömüyorum.
Bugün, bir kapıyla daha içiyorum.

Elimi göğsüme attığımda,
Kalbimin aciz boşluğuyla yan yanayım.
Dilim yıllarını biriktirirmiş gibi,
Sus pus,
Kıpırdamıyor yerinden.

Düşümde sevdanın eksikliğini seziyorum.
Sevgimi göstermeme vesile herşey,
Ölüyor hallice diğerlerinin yanında.
Bir kızı,
Bile isteye itiyorum elimin tersiyle.
Soruyorum kendime,
Bunca suç, bunca günah, bunca eziyet, bunca gam,
Nasıl alsın bir kalbi omzuna ?

Birikmişsem varım yoğum pisliğim.
Şimdi aydan düşecek bir bukle tebessüm,
Nasıl yansısın ki gözlerime ?
Kalbimin buruk olduğu yerde,
Yalnız olduğumu bildiğim,
Ama unuttuğum yerdeyim.

Yıllardır atamıyorum içimdeki kini.
Ölümlerin boşluğunu içiyorum.
Vücudumu sarıp sarmalayan yaraların,
Tırtığında geziniyor parmaklarım.
Ucu ucuna kaçıyorum yine bir kurşundan,
Bir bıçaktan.

Bir kapı duyuyorum kenarımda,
Çok umutluyum.
Ellerimi boş görmek,
Artık sızlatmasa da,
Yanıyor gözlerim bu kapı ardına.

Mis gibi yorgan kokusu geliyor içerden.
Mutlu bir yuvanın sesleri doluyor kulaklarıma.
Bir soba çıtırtısı var.
Annem sesleniyor bana, duyuyorum.
Henüz çocuğum.
Ya ekmek alacağım, ya da sofra hazır.
Yanakları tonton kardeşime yemek yediriyor annem.
Kapıdan girdiğim gibi,
Yemeğe bakıyorum.
Anne diyorum; ben ıspanak sevmem.
Annem o kırışık alnını çatıyor,
Yorgun, görüyorum.
Yiyorum az çok.

Kendi kendime oyun oynuyorum.
Babam geliyor eve,
Kapıdaki anahtarın sesini duyunca,
Gözlerim açılıyor.
Gözüm elindeki poşetlere takılıyor.
Büyük bir bekleyişle babama bakıyorum.
Poşetten değil cebinden çıkarıp veriyor çikolatayı.
Uzanıyor ağrıyan sırtıyla babam,
Zor bela aldığı koltuğuna.
Ayaklarını uzatıyor üst üste atıp.
Çayıyla geliyor annem.
Annemin bir bardak demi,
Babamın bir ağrısını alıyor.

İlk kardeşimi uyutuyor annem,
Babam zaten yorgun argın, direk uyumuş.
Ben karanlık bir odada,
Küçücük bir beyaz ekrana bakıyorum.
Annem mutfağa geçiyor,
Bulaşıkları elleriyle yıkayıp,
Ortalığı topluyor.
Her gün aynı iş.
Bana diyor hadi yat diye,
Kapatıyorum şakacıktan gözlerimi.
Sonra gerçekten dalıyorum uykuya.

Hangi sabah uyanırsam uyanayım,
Hiç görmüyorum sabahları babamı.
Uyanıyorum, babam yok,
Annem daha kalkıp perdeleri çekmemiş,
Evde ışık yok.
Hayatımda duyduğum en güzel koku,
Sorumsuz uykunun kokusu,
Her yerinde odanın.

Atıyorum kendimi sokağa.
Bir bisiklet almış babam,
Annem bana bir şey olur diye izin vermiyor çıkartmama.
Gizli gizli kaçırıyorum.
Annem camdan dişlerini sıkarak,
Sen gelmeyecek misin eve diye sitem ediyor.
İki arkadaşımla sokakta hep,
Bakkal Erdal Abi’den 25 kuruşluk kola,
25 kuruşluk cips yiyorum.
Diğer çocuklarla top oynuyorum.
Bütün gün dayak yiyorum sokakta.
Eve geliyorum.
Ardımdan bıçakla annem çıkıyor.
Kavga edip geri geliyor hep.
Unutuyor bisikletimi çıkarttığımı.

Soba çıtırtısı var,
Üstünde elbiseler.
Annem sesleniyor bana, duyuyorum.
Ya ekmek alacağım, ya da sofra hazır.
Yanakları tonton kardeşime,
Yemek yediriyor annem.
Kapıdan girer girmez,
Yemeğe bakıyorum.
En sevdiğim yemek…

Bu kara kaldırımların,
Kanlı yollara eşlik ettiğini anladığım an,
Duvarına rastlıyorum odanın.
Kapıya geri dönüp yeniden girmek istiyorum,
Bu çocukluğuma.

Onlarca ölümün sesi,
Kulaklarımı yıkıyor.
Dizlerimin üzeri,
Yıkıla yıkıla çıkmaz yaralara sahip oldu.

Yaşamın sürelerini heyecanla yitirip,
Sonuma koşmak istiyorum hiç durmadan.
Vakit geldi,
Aklımda curcuna bir doğa,
Her şey tek tek önümde.

Anılarımın olduğunu hatırladım,
Dostlarım, sevdalılarım…
Bir düşüncemi bulmak için,
Yıllardır dolaşıyorum aklımda kapı kapı.
Ve şimdi,
Yalnız olmadığımı bildiğim bir yerdeyim.
Bu kadar tatlı bu ölüm.

Bir Hikayesi

O hep beklerdi,
Bir gün olur da yaşarım diye.
Hakimin kalemi kırıldı kırılalı,
Bu gökten şimşek vuruldu vurulalı,
Hep beklerdi.

Önünde bir söğüt,
Duman olurdu,
Görürdü dünyayı.
Sevdiği mezardı.
Üzerinde bir yolluk,
İçindeyse son beyazı.

Hep beklerdi bulutlardan,
Mey çığlıklarını.
Sadakatin çiçeğinden
Aşk şarkılarını,
Taşların yolculuğuna çıkan
Kireçli suları,
Gülüşüyle gülümseten
Merhum sevgilisini,
Hep beklerdi.

Biten yağmurun kalıntılarını bulurdu
Meşe yapraklarında.
Hatırlardı gördüğü denizlerin
Gereksizliğini.
Dudaklarının arasından dumanlar çıkarırdı
Ve anlardı bulutlara yakınlığını.
Söylediği türkülerde,
Ölmediği günlerin acısı vardı.

Larina

 

Hayat bazen acımasız Larina.
Merhum sevgilisinin ardından
Şakıyan bülbüllere denk gelirsin sokaklarda.
Güzün güzelliğini
Çiçeklerden çıkaran mevsimlerin,
Yağmuruna tutulursun,
Yüreğin cayır cayır yandığında.

Hayat acımasız Larina.
Yolumuza güzellik katan
Günlük güneşlik dağlarda,
Bizim nasıl öldüğümüzü hatırla.
Kalıntılarımızı fotoğraflardan topladıkça,
Aklımızın bir köşesine sinen anıları,
Bir kere daha hatırla.

Hayatın acımasızlığı,
Seninle güzeldi Larina.
Üzerimize insanlığın buharlaşan acıları,
Bir bir yağardı bulutlardan.
Ve sen Larina,
Gülüşünle güldürürdün içimdeki güneşi.

Bazen nereden başladığımı unutuyorum.
Önce zamanda mı kavrulmam gerekti
Bir kere daha gülebilmen için,
Yoksa,
Yeniden bir kış sabahında,
Memleketimden getirdiğim çayı demlerken,
Isınan gözlerinden mi öpmeliydim.
Larina,
Hayat gerçekten acımasız.

Bu hayatı acımasız kılan şeylerden önce,
Hep haksızdım Larina.
Toprak kadar güzelsin derken,
Toprağa karışmanı,
Gülüşünü solduracak görüntülerden,
Uzak kaçmanın yollarını ararken,
Mezar taşını,
Hesap etmemiştim.

Hayat,
Seni benden kopardıkça,
Acımasızlaştı Larina.
Bir insan sesinin yandığını,
Ben ilk kez
Kendi türkülerimde duydum Larina.
Ve daima bekledim.
İçimdeki güneşi güldürecek,
Bir senin gülüşün vardı.
Larina…

 

Bazı Sabahlara Buradan Merhaba

 

Bazı sabahlara buradan merhaba.
Gövdemdeki soğuk esintinin sanatçısı,
Yalnız uyanıyor olabilir mi ?
Kahvaltısında tek midir çay bardağı ?
Askısındaki koku,
Bıraktığım gibi,
Kendisine mi aittir ?
Odasının perdelerini kendisi mi aralıyordur ?
Beni düşünüyor mudur ?

Güneşi doğuran sokağımdaki veletlerin,
“Ağabey, yenge geliyor.” Diye koşuşları,
Bugünlerde bir şeyler kırıyor.
Hazırladığım kahvaltıların kokusu,
Sıcak simitlerini kaybettikçe,
Güzel gelmiyor.

Bazı sabahlara buradan merhaba.
Hastalıklı gözlerimi bıraktım bugün.
Başıma bir bela aldım.
Kendimi bir sobada cayır cayır yaktım,
Ve hiçbir yerimden,
Tek bir güzel koku gelmedi.
Sigaraya ilk başladığım zamanlar,
Güneşleri öperdim dudaklarımla.
Elimiyse dolunayın beline dolardım.
Her şey için zaten çok geçmiş.
Bugün gözlerimin hastalığına,
Bir açalya da ben gömeyim.
Ama önce bir sigara,
Büyük bir sigara lazım.

Sen Öldürmeye Devam Et

Beni de seviyorlardı.
Ben değildim yaşlarını akıtan aynaya bakıpta.
O derin süzgeçlerinde kalbin,
Saçlarının akını kanatan ben değildim.
Yukarıda bir gök vardı beni kısıtlayan.

Bulutlarını yollardı vicdanımdaki aşkı susturmaya.
O ürkek yağmur damlalarının acıttığı yıllardaydım.
Önümde hep mutlu insanlar vardı,
Geçemezdim.
Görmezdim kollarını defalarca açtığını bu ızdırabın.
Hayatıma façalar çekerdım son aldığım gül sapıyla.
Tepemde durmadan giden bir vakit,
Çalkalayıp dururdu hayalden dolu midemi.
İğrençlik değil,
Umudumu kusardım ölesiye.

Şöminem vardı.
Döktüğüm yaşları fotoğrafladığım,
İçki şişeleri,
Ailemin tek portresi gibi duruyordu üzerinde.
En acı anımda sana bakmaktan hoşlanırdım.
Isınmış ve allaşmış yüzün,
Dudaklarıma her değdiğinde,
Sayamazdım yüreğimin titreyişlerini.

Avucuma yerleştirdiğin o cılız ve etsiz ellerinde,
Şarkılar söyleyen kadınlar istiyordum.
Değeceklermiş gibi yüreğime ellerinden,
Sesiyle uyutan ve gönlümde kazıta kazıta
Manolyalar devirenler.
Son gülüşümü kırdıklarında anlamıştım,
Özüme devrildiğini bu kahrolası bağrımın.
Efkarı kalite adamların,
Bu anason kokulu duraklarında,
Elimde bir damla yaşla bekliyorum.
Belki bir otobüs değil beni götürecek buradan ama,
Bir yağmur kaybettirecektir,
Yıllardır akıttığım tek yaşı.

Vardır seni de öldürenler benim gibi.
Ya da seni de öldürecekler beni öldürdüğün gibi.
Bana benze,
Vaktini herkesten gizlediğin o yaşı,
Silmekle harca.
Yanağından götürdüğün o yaşı da,
Benim gibi eline göm
Ve her baktığında eline,
Dünmüş gibi hatırla başka derdin yokmuş gibi.
Ölmek için çok papatyasın sevdiğim.
Sen öldürmeye devam et.

Yansıma

Bak evlat,
Sen sapkın sallanan mızrakların arasında doğdun.
O bebe halinin kanı her mızrağın gövdesindeydi.
Üzerine dikenli gül sapları bırakıldı.
Demir kokulu kanını hep saçtın ananın kollarına.
Ölmek nedir bilmedin.
Hep güzel kuşları kondurdun kel başına.
Şarkılar söyledin beraberce pervazlarda.
Sendin bu bilmeden yar diye çığıran sokakta.
Bir akıttığın kandan,
Bir de kanatan gülden,
Bırakmadın kırmızının yakasını.

Hiç görmedin adının bile ne kadar uzak olduğunu
Şiirden.
Anlatıp durdun bitkinin kırışıklığını
Ve kuşağın aşkını toprağa.
Ziyafeti vardı gözünde doğanın aşkının.
Ancak en çok aldan yaratırdın aşkını.
Solun hep cebinde gezerdin.
Egona hiç kıymayarak,
Sayısız kadınla doldururdun o cebi.
Arzuladığın kanlardan ötürü hep uzaklarda yaşardın.
Bir kez olsun aynaya bakıp çıkartmadın gamzeni.
Yakınacak bir tokluğu yaşamadın.

Tuttuğun her yakadan sıçrayan kırmızıyla
Doyurdun gözlerini.
Atmadın hiç kanlı gömleklerini.
Sağ elindeki yarıkları,
Uzun uzun izlerdin yerine manzaraların.
Bir bıçağın insan vücuduna su gibi girdiğini
Defalarca bildiğinden beri,
Korkular yaşadın atmaktan bıçağını.
Ama asla kana doymadın.

Gülümsemeyi öğrendin yıllar sonra.
Adının şiirlerden uzak olduğunu,
Yar diye çığırışlarının,
Bir çift gözde renk bulduğunu,
Yıllar sonra öğrendin.
İçinde kalan merhamet damlalarının,
Beden bulmuş hali duruyordu karşında.
Acımadan kalbine aldın.
Haddineymiş gibi sevmeyi,
Kendine bir hal edindin.

Zamanla sezdin dünyanın çeperinin,
Yar gülüşüne sığamadığını.
Elinden daha iyi bir manzarayı,
Dakikalarca seyrettiğin gözlerde anladın.
Ve sen sayısız kadından sonra,
Tek bir kadınla adam olmayı,
Ölmeye yakınken öğrendin.
Dert etme günahlarını.
Vakti geldiğinde,
Gülümseyerek ölmenin hazzını,
Kendine has doğanın kollarında tadacaksın.
O yare baktıkça,
Bırakma gülümsemeyi.

Gözlerin Beni Her Gün Öpebilir

Uykuların var olduğu mevsimlere,
Farklı duyguları kattığında
Güneşi yuvama doğuracağını da
Anlamıştım.
Ya okyanusların maviliğinden çıkıyordu
Ellerin hayatıma,
Ya da göklerin.

Seni bu ağaçlar ela iken sevmiştim.
Gözlerine utanmadan benzeyenlerin,
Ve avucuma serinliğini bırakan,
O hep hayatımın bir köşesinde
Saklı kalacak yağmurun arasında bir hüsrandım.

Yüreğime değmenin yolunu,
Her koşulun şerrinden,
Yüzümü güldürürken bulurdun sen.
Parmaklarını yüzümde gezdiriyorken,
Yaralarımın acımasızlığını hissediyordun.
Ellerimi her tutuşunda,
Değmesin dikişlerime diye
Uzaklardaydı daima parmakların.
Pencerende koparılan güllerin efendisi,
Dudaklarının solgunluğunu döküyordu bu kente.
Çünkü yaralarımdan öpüyordun sen.
Ve ardından sulanmış gözler bırakıyordun,
Güneşin bugünü bitiren ışıklarına.

Ellerinde bir deste çiçekle,
Çocuklar koşuyordu.
Yaşamak istiyordum o çocukların
Varacağı yerleri seninle.
Sonra dönüp sana,
Şarkılar söylemeye geliyordum.
Lakin dilimde hep bir derdin dikişi vardı.
Bayılana kadar bağıramamamın yoktu tesellisi,
Ve hiç olmadı, her biri.

Benimle şarkılar söylemeyecektin hiçbir zaman.
Parıldayan gözlerle bakmayacaktın hayatıma.
Ama uzun uzun yazılan şiirlerin bazı yerlerinde,
Seni nasıl sevdiğimi görebilecektin.
Ve o şiirlerin nasıl yazıldığını,
Bir gün anlayabilecektin.

Belki de yağan yağmurların arasından
Bir tek sen görecektin gözümün yaşını.
Avuçlarını yanaklarıma doğru açtığında
Yalnızlığa ilk kez dokunabilmenin duygusunu tadabilecektin.

Uzak diyarların sazını çaldıklarında,
Benim için kanayan sözlerin
Ellerinde dağılan papatya yapraklarına döndüğünü,
Bilecektin.

Ölmek için verdiğim kavgaların,
Her gün ki galibiyeti sabah 5 uykusuna dönünce,
Sevmiştim öldüğüm her günü.
Defalardır yolcusu olmuştum bu yolun.
Usanmazdım bir cam kenarından,
Tatmayı paslanmış duyguları.
Boşuna değildi.
Ölmek, erişilmesi gereken bir duyguydu.

Ölmenin hayatıma kattığı uzantıları
Bir bir yaşarken,
Düşünmek yoluma beyaz tokasıyla bir kuşun konacağını,
Aklın alabileceği bir şey değildi.

Bir gün arkamda bırakıp kavgaları,
Yanına geleceğimi,
Ve elinden içtiğim çayda,
Babamı göreceğimi bilseydim,
Sıktığım yumruklardan vazgeçebilirdim.

Vaktin hor görüldüğü bu cümbüşte,
Işığın gülemediği yerlerde,
Silemiyorken ellerimle yüzümü,
Tepemde hep şerlerin günlüğünü tutan,
Paslı ve ölgün unutmamaklar vardı.
Bundandı yıllardır çektiğim kahır.

Anlıyorum artık,
Anlamadığını da anlıyorum.
Boşver,
Susalım.
Nedenini soracak olursan,
Gözlerin,
Beni her gün öpebilir.

Yağmurlu Bir Rüyaya Uyanmak

Yağmur,
Elinden tutup çocuğunla dolaştığın bir yer olmalıdır.
Geceleri yağmurun yağdığı yollarda,
Bilmediğin sokaklara düşerse yolun,
Binbir damla dolaşır boşluğunda.
Yağmur değince benim aklıma,
Annemin gözleri gelir;
Ne olduğu belirsiz o girdap gözleri.

Rüya,
Gerçek bir dünyadadır yaşamadığın.
Geçmiş rüyanı orada hatırladığın,
Ve hatırlarken buradaki gibi efkar yaptığın bir dünya.
Yağmuru yağdırır tanrı rüyana.
Yağmur,
Babanın elinden tutmak istediği yerdir.

Rüya,
Gençken sevdiğin kızla,
Romörkte karşılıklı oturduğun bir yerdir.
Sen bir kurside otururken o ise,
Yaslamıştır sırtını romörkun tahtalarına.
Ve bu senin gülümseyerek uyanmana yeterdir.
Sana bu mutluluğu verirken katlayıp birden,
Çocukluğunda annenle
Yağmurda koşuşturduğun bir ana götürebilir,
Veya o romörkle o kızcağızı ezedebilir.
Ben burada hiç koşmadım yağmurda annemle.

Yağmur,
Çocukluğundaki oyuncakların var olduğu bir dünya kadar
Saflaştıracak kuvvete sahiptir ağır duygularını.
Üzüldüğün hikayelere bir olgu,
Bir huzur katar.
Sesinde çürüttüğ0n o muhteşem şarkılar,
Senin sesinden güzel gelebilir insan yüreğine.
Sadece gözlerinden yaş gelmediğini,
Öğrenebilirsin.

Yağmur,
Babanın elinden tutmak istediği yerdir.